Abdülhakim ALTUNTOP -- İSLAM ve BİLİM

BİLİM ve DİN ÇATIŞIR MI ?

    ** Bilim ve din arasındaki ilişkinin niteliği modern dönemin en önemli problemlerinden biri olagelmiştir. Bu ilişkinin bir çatışma mı, yoksa bir uyum ilişkisi mi olduğu sorusu kadar, bunun neden bu kadar önemsendiği de, üzerinde durulması gereken başka bir husustur.
     Öncelikle, her iki soruyu ortaya çıkaran tarihî bağlama bakalım. Batı düşünce tarihinde en önemli kopmalardan birini, Eski Yunan’da varlık ve tekevvüne ilişkin her meseleyi insan-tanrıların tasarruflarıyla açıklayan ve “görünen dünyayı” görüntülerin düştüğü bir sahne olarak gören mitik düşüncenin, yerini herşeyin sebep-sonuç ilişkilerinin ürünü olduğunu ileri süren “nedensellik” düşüncesine bırakması oluşturur. İki anlama biçimi de kendisini mutlak bir çerçeve içinde ifade eder. Değişen sadece bu çerçevenin anlamlandırılma biçimidir.
    M.S. 5’inci yüzyıldan itibaren Hıristiyanlığın Roma’ya hakim olmaya başlamasıyla gelişen süreç, 11’inci yüzyılda teokrasinin kurumlaşmasıyla sonuçlanınca, bu yüzyıldan itibaren Aristocu düşünüşün Hıristiyan yorumu varlık ve tekevvün konusundaki yeni mutlakçı çerçeve haline gelmiş, bilgiye erişimi tekelinde bulunduran ruhban sınıfı giderek farklı düşünce açıklamalarını “sapkınlık” olarak değerlendirmeye başlamıştır. 15’inci yüzyıldan itibaren feodalitenin çözülmeye başlaması, kentlerin ve burjuvazinin kilise hegemonyasından özerk güçler olarak ortaya çıkışı ve tabiat bilimleriyle matematiğin dilinin birbirine çevrilmesi, yeni bir otorite kaynağının doğuşunun habercisiydi: Bilim.
    Eflatun’a göre bilim, felsefî düşüncenin aşağısında kalan bir anlama biçimiydi. Gerçek bilgi mutlak olanın bilgisiydi ve bu bilgiye ancak felsefe yoluyla varılabilirdi. Hıristiyanlık felsefe yerine kendi din yorumunu ikame etti. Burjuvazinin kilise ile yürüttüğü mücadelede bayraklaştırdığı anlam çerçevesi ise bilim oldu. Aydınlanma ile doruğa çıkan bu mücadelede varılan noktada “yapılan” yeni bilimsel keşiflerle, kilisenin dinselleştirdiği dünya merkezli evren modeli yıkılmış, giderek herşeyin sebep-sonuç ilişkileri içinde açıklanabileceği, “hür düşünce”yi keşfeden yeni insanın öncelikle vahye, bunun bir türevi olarak da “Tanrı”ya ihtiyacının kalmadığı ileri sürülmüştür. Modern insan “birey”di, yani “Tanrı”dan özerk olarak var olabilen, bunun yerine kendi “benliğini” ikame eden bir varlıktı.
    19’uncu yüzyıl, bilimlerin materyalist yorumunun yeni mutlakçı anlam çerçevesini oluşturduğu, “Tanrı” düşüncesinin bilim-dışı ilân edildiği bir yüzyıl oldu. İnsanlık “Tanrı”yı aşmış, tabiatın peçesini bilimle kaldırmış ve ona “hakim” olmuştu. Peki, bu “zifafın” ürünü neydi?
    
Rousseau’nun önemli katkı yaptığı romantik düşünce, bu kaba bilimciliğe bir karşı çıkışı temsil etti. Özellikle, Rousseau modern bilim ve sanatın insanı fakirleştirdiği, egemenlik ilişkisini derinleştirdiği ve onu mutsuz ettiği tezinde ısrarlıydı. Modern bilim, insanın tabiatla ve kendisiyle olan ilişki biçimini değiştirmiş, “Tanrı”yı tarihin geçmişine hapsetmiş, ama ona mutluluk getirmemişti. Öyle de olsa, modern bilimin mutlak materyalist çerçevesi, sosyal Darwinist yorumla tüm dünyadaki “okumuş sınıflarda” hakim inanç haline geldi. Öyle ki, Comte’un temsilciliğinde “insanlık dini” şeklinde bir külte bile dönüştü. Bu “imansız ve vicdansız” yüzyılın karanlığında yol almaya çalışan Osmanlı okumuş sınıfının el kitabı, “İnsan ne yiyorsa odur” diyen mekanik materyalist Feuerbach’ın Madde ve Kuvvet isimli kitabıydı. İkinci Abdülhamid’in açtığı Harbiye ve Tıbbiye mektepleri sosyal Darwinist bir kuşak yetiştirdi. Cumhuriyeti kuran kuşak bu okullarda okumuş bir kuşaktır.
    20’inci yüzyıl itibariyle, din dışı/din karşıtı düşünce kendisini iki meşrûiyet sütununa dayamıştır: Bilim ve halk. Bu iki unsur da, burjuvazinin önce kilise ile, sonra da mutlakiyetçi krallarla giriştiği iktidar mücadelesinde kendisini yasladığı haklılaştırma zeminleriydi. Bugün gelinen noktada, semavî olana alternatif hale getirilmeye çalışılan “halk” kavramı bu niteliğinden uzaklaşmış, materyalizme dayanak yapılmaya çalışılan “bilim”in ise mutlaklığı sorgulandığı gibi, bir anlam çerçevesi olarak değeri de ciddî bir sorgulamanın konusu olmuştur. Modern bilim, hiçbir zaman bize bilginin kesin ve nihaî formunu veremez; bu yüzden bilim son sözü hiç söylenmeyecek olan beşerî bir faaliyettir. Öyleyse, herhangi bir konuda “Bilim bu konuda şunları söylüyor” cümlesi, “bugünkü bilim” olarak tashih edilmelidir. Burada ikinci bir tashihe daha ihtiyaç vardır. Bilim, bilim insanlarının bir faaliyeti olduğu için, bu insanların hakim değerlerinden ve kullandıkları araştırma yöntem ve araçlarından kaçınılmaz olarak etkilenir. Diğer bilgi türleri gibi, bilimsel bilginin üretiminde de, insanın algılama ve anlama biçimi belirleyicidir. Bilimsel düşünce kesin ve mutlak bir değere sahip değilse, bilimsel bilgiden “iyi-kötü, güzel-çirkin” gibi insan yaşayışı için vazgeçilmez olan moral değerlerin üretilmesi mümkün değilse, yani bilimsel bilginin nisbî bir bilgi olduğu genel bir mütearife ise, “Din bilimle çatışır mı?” sorusu ve bu soruya cevaben ‘kesinlikle çatışır’ veya ‘kesinlikle çatışmaz’ genellemesi nereden çıkmaktadır?
    Aslında bu soru, artık eskimiş, çok da bugüne ait olmayan, ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Bundan başka mürşit aramak gaflettir, dalalettir” şeklindeki sözlerinde ifadesini bulan, İslâma karşı misyoner heyecanlar taşıyan, kaba pozitivizmin yel değirmenlerine karşı açtığı Donkişotvari savaş döneminin bakiyesidir. Evet din belli bir dönemin bilimsel anlayışıyla/yorumlama biçimiyle çatışabilir; çünkü din sorgulamaya ve akletmeye açık kesin doğruları temsil ettiğini söyler. Oysa bilim beşerî bir faaliyettir ve zatî olarak belirsizlik ve nisbîlikle malüldür. Bu yüzden belli bir dönemin bilimsel yorumlama biçimi/anlayışı dinle çatışabilir. Evrimci düşüncenin günümüz Batı bilim çevrelerinde genel kabul görmesi bunun açık bir örneğidir. Çünkü modern bilim, Allah’ın tasarrufunda bulunan bir evren anlayışından değil, her şeyin “tesadüfen” ama “düzen” içinde gerçekleştiği, “kör bir kuvvetin” egemenliğindeki bir evren anlayışından hareket eder. Hiç gündüz görmemiş bir gece adamının gördüğü ışığı, güneşle ilişkilendirmesi mümkün olabilir mi? II. Ulusal Risale-i Nur Kongresi vesilesi ile gündeme getirilen Said Nursi’nin bilim ve din ilişkisi konusundaki görüşlerini merkeze alarak, bu tartışmaya haftaya devam edelim.
   

****  **** **** ****  **** ***** **** ****  **** ****
         MEHAZLAR :
    ** Makale Yazarı :  Refik YILDIZER
  
** 08.04.2005 Tarihli  Yeni Asya Gazetesinden iktibas edildi.
   **

    ****
    ****

*** ALTUNTOP.NET -- Abdülhakim ALTUNTOP

TelePhone & WhatsApp :

*****

E-Mail :

altuntopnet@gmail.com

Adress :

BUCA / İZMİR