Abdülhakim ALTUNTOP -- İSLAM ve BİLİM

Din ve Bilim İki Ayrı Alan mı?

    **  Batı’da Hıristiyanlık, esasen hayatın tamamını içine alacak şekilde değil, bir yönüne hitap ederek gelişmişti. Sevgi, merhamet ve aşk adına Hıristiyanlıkta, mesela, savaş kurallarının ihmali nasıl Batı’da kural tanımaz savaşların çıkmasına sebep olmuşsa, aynı şekilde hayatın bazı yanlarının, mesela, yine sevgi ve aşk adına tabiatın ihmali, hatta onun insanı Allah’tan ayıran bir engel olarak görülmesi, dinle bilimi veya bilimsel faaliyetleri bağdaştırmaya çalışan düşünür ve filozofların neticede dine ayrı bilime ayrı, akla ayrı ruba ayrı, dünyaya ve Ahiret’e ayrı ayrı alanlar açmalarına sebep olmuş ve bu da, düşünce, inanç ve hayatta bölünmelere yol açmıştır
   
    KARTEZYEN DUALİZM
    Bugün, daha salim düşünebilen bazı kafalar, Kartezyen Düalizm diye adlandırılan ve şüphesiz Dekart’ın bilimin yanı sıra dine de yer verme ve alan tanıma gayesiyle yaptığı ve daha sonra da din-bilim, düşünce-inanç, akıl-kalb (ruh) ayrımına varan ikilemin yol açtığı felaketleri tartışmakta ve bunun yanlışlığına işaret etmektedirler. Gerçekten, neticede dinden kopuk akli ve zihni faaliyeti, dinden kopuk aydınlanma hareketini, mekanistik bakışı, gele gele pozitivizmi ve nihayet materyalizmi doğuran Dekart düalizmi, hayatta bilimin yanı sıra dine de yer açma adına bazılarının sığındığı bir liman vazifesi görmüşse de, esasen, çok büyük yanlış anlamalara da zemin hazırlamıştır.
    Ülkemiz, 19. asırdaki katılığıyla pozitivizmin hâlâ yaşadığı ender ülkelerden biri olmakla, hâlâ pek çok ‘okumuş’ aydın, her şeyin, her gerçeğin ölçüsü saydıkları bilimi dine hakem yapmakta ve dini gerçeklere yabancı kalmanın da ötesinde, belli bir soğukluk, uzaklık ve hatta düşmanlık duymaktadır. Buna karşılık, inanmış bazı aydınlarımız ise, dini savunma adına Dekart düalizmine başvurarak, dinin de hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu- nu ispatlamaya çalışmaktadırlar. Onlara göre, bir kantiteler (nicelikler, cisimler) âlemi, bir de kaliteler (nitelikler, maneviyat) âlemi vardır. Kantiteler âleminde geçerli olan bilimin vasıtaları deney, gözlem ve ölçüdür. Buna karşılık, san’at, felsefe ve din, kaliteler âleminin bilgisini oluşturmaktadır. Bilim, kantiteler, yani ölçülüp sayılabilir şeyler alemiyle ilgili olmasına karşılık, ‘bilgi’ ise gözlem, deney ve ölçüm yapılamayan, ancak sezilen, hissedilen, idrak edilen, inanılan ‘kalitatif’ alemle ilgilidir. Bu iki farklı alandan birini kabul etmek, diğerini reddetmeği gerektirmez.
    
    DEKART DUALİZMİ “DİN”İ BİLİM KARŞISINDA MAHKÛM EDİYOR
    Niyet olarak dini koruma ve savunma kaygısından ileri gelen bu görüş, esasen dini bilim karşısında mahkûm etmekte ve onu hayata, dünyaya, duyulara ve hatta akla kapalı, sadece inanılan, bir inanç konusu olarak saygı duyulan, fakat inanılmasa da eksikliği çok hissedilmeyecek bir konuma indirgemektedir. Bu çerçevede, bir hak dine inanmakla şu veya bu nitelikte bir dine inanmak, hatta hurafe ve efsanelere inanmak arasında çok fark kalmamaktadır. Bugün dini, hayattan kopuk, akıl ve bilimle çok fazla münasebeti olmayan, duyu, dünya ve hatta akıl ve düşünce ötesi bir dogmalar manzumesi gören anlayışın temelinde yatan, işte bu Dekart düalizmidir.
    Oysa din, bilhassa İslâm, taklidi bir kabulü değil, araştırmaya, delile dayalı bir inanmayı esas alır. Dine, taklidi bir imanla girilebilirse de, taklitte kalmak tasvip edilen bir şey olmadığı gibi, din, bilakis tahkik ister, tahkiki gerektirir. Kur’an-ı Kerim’de ısrarla “düşünmüyor musunuz, aklınızı kullanmıyor musunuz, bakıp gözlemlemiyor musunuz, ibret alın ey derin akıl ve muhakeme sahipleri, ibret alın ey gözü ve basireti (iç görüş) olanlar!” şeklinde gelen ikazlar, dini taklidi bir inanç olarak görüp, onunla hayat, tabiat, düşünce, bilim ve akıl arasındaki derin ve kopmaz münasebeti fark edemeyenler için ciddi bir ikaz mesabesindedir. İkinci olarak, bilimin kendisini hasrettiği çalışma alanı tabiattır; görülen, gözlenen ve üzerinde deney yapılabilen maddi sahadır. Bilimin kendi sahasını, sınırlarını bilip, başka varlık ve çalışma sahalarının da olabileceğini kabul etmesi, bilim adına gerçeğe varmada önemli bir basamak sayılabilir. Fakat bu anlayış, ne yazık ki çok zaman bilimin sahası dışında kalan daha geniş, daha derin ve çok daha engin alanlardaki çalışmaları ve varılan neticeleri ‘bilim-dışı’ ve dolayısıyla sadece (taklidi) inanca konu meseleler olarak görmeğe yol açmakta ve dolayısıyla çoklarını, varlığın sözünü ettiğimiz bu çok daha derin, mânâlı ve engin katmanlarını ya inkara, ya da var olup olmadıkları konusunda ‘agnostisizm ‘e (laedriye-bilinmezcilik) götürmektedir. Hâlbuki bu noktada yapılması gereken, bilimi sadece maddeye dayalı ve başka sahalara kapalı materyalist çizgisinden kurtarıp, her şeyin maddeden ibaret olmadığı tezini baştan en azından teori olarak kabul ederek, onların en az maddi dünya kadar kesin olan varlıklarını görüp ispatlayıcı usullerle donatmaktır. Kaldı ki, din, bilhassa İslâm, kendini takdim ederken, misallerini ve gerçekliğinin delillerini, bilimin madde ve fizik-ötesi ve dolayısıyla inceleme sahasının dışında kabul ettiği sahadan çok, bilhassa ‘tabiat’tan getirir ve zihinleri bir arı gibi tabiatta, varlıktan varlığa, hadiseden hadiseye gezinip, iman nektarlarını toplamaya çağırır. Bilimin, dinin dışında görüp, kendine hasrettiği ve Batı’da ne yazık ki inkâra vasıta yapılan tabiat, İslam’da, Allah’ın Güzel İsimleri’nin mevcelenme yeri, dolayısıyla Allah’a ulaştıran nurdan basamaklar diyarıdır. Allah’ın temelde İrade ve Kudret sıfatlarından gelen ‘tabiat’, O’nun Kelam sıfatından gelen Kur’an’da ifade edilen gerçeğin bir başka malzeme kullanılarak ifade şeklinden ibarettir. Dolayısıyla, tabiat da, Kur’an gibi bir kitaptır. Veya tabiat bir şehir, bir saray, Kur’an, onun anlamını, kendisinden nasıl istifade edileceğini açıklayan kutsal bir ‘broşür’ mesabesindedir. İnsan da, aynı kitabın bir üçüncü nüshasıdır. Bundandır ki, İslâm’da Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi, Zehravi gibi, Akşemseddin Hazretleri gibi ve daha onlarca, yüzlerce büyük insan, aynı zamanda birer ‘tabiat bilgini’ -fizikçi, matematikçi, tıpçı, astronomici birer müfessir veya hadisçi veya fakih ve büyük bir veli olabilmektedir.
   
    TABİAT, TEVHÎDÎ DELİLLER MEŞHERİDİR
    İslâm, tabiata Allah’ın Güzel İsimleri’nin tecellilerinin ürünü ve Allah’ı gösteren aynalar mecmuası olarak bir kutsallık kazandırdığı gibi, mesela tabiattaki nizam ve ‘ittırad-devamlılık, süreklilik’ de tevhid’in en önemli bir delilidir. Bilimlere varlık kazandıran da, bu nizam ve sürekliliktir. Nizam, tabiatın bütün unsurlarının, kısacası bütün tabiatın tek bir Yaratıcı’nın eseri olmasından ileri gelmektedir. Dolayısıyla bilim parça parça ele alsa da, tabiatta içten bir bütünlük, bir yardımlaşma, bir dayanışma hâkimdir. Mesela, hangi cinsten olursa olsun, tek bir meyvenin var olması için toprak, su, hava, güneş ve o meyvenin çekirdeğinde çimlenip büyüyerek, neşv ü nem bularak meyve verecek ağaç olma, fotosentez yapma, topraktan beslenebilme gibi özelliklerin işbirliği yapması gerekir. Dolayısıyla, bir meyvenin varlığı, adeta bütün kâinatın işbirliğine bağlıdır. Bu nizam ve sürekliliği bilim, kanunlar halinde idrak etmekte, aslında gerçekten var olup olmadıkları tartışılabilir olmakla birlikte, bilim, nizam ve süreklilikten yola çıkarak bazı kanunların varlığını kabul etmektedir. Dinle arasına kalın bir engel koyduğu içindir ki bilim, bu noktada varlığı, yaratılışı, varlıktaki devam, düzen ve ahengi, ya varlıktaki nizam, ahenk ve süreklilikten yola çıkarak ‘var’ dediği kör, sağır, cahil, sadece ismi (nominal) varlığa sahip kanunlara vermekte veya bizzat, fail değil münfail (etkilenen), özne-süje değil nesne-obje olan yine şuur, bilgi, iradeden yoksun tabiatın kendisine atfetmekte veya sebep-sonuç ilişkisiyle izah etmektedir. Bilimin bu korkunç hataya düşmesi, dini bilim dışı ve salt inanca konu bir vakıa olarak görüp, kendisiyle arasına kalın bir duvar örmesindendir. Bilimin bu şekilde inkâr veya agnostisizm üzerinde yürümesi, din ile bilime ayrı sahalar ayrılmasının neticesidir.
   
    BİLİM DİNDEN KOPUNCA
    Bilim, dinden koptuğu zaman hedef ve gayesini de yitirmektedir. Bilimden gaye veya bilimin hedefi, kâinatı anlama, onu Kur’an’ın gösterdiği istikamette inceleyip, imana basamak yapma, ayrıca eşyaya dinin izin verdiği ölçüde müdahale ve tasarrufta bulunup, dünyayı imar ve dolayısıyla insana yeryüzünün hilafeti fonksiyonunu hakkıyla yerine getirmesinde yardımcı olmadır. Kur’an, meseleyi bu şekilde ortaya koyar. İnsanın yeryüzünde halife yapılması, onun irade, ilim ve belli ölçülerde bir kuvvetle donatılmasını gerektirdiğinden, melekler bunu öğrenince, onun kan döken ve bozgunculuk çıkaran biri olacağı neticesine vardılar. Buna karşılık Cenab-ı Allah, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek, insana ‘isimler’i, yani eşyanın isimlerini, hakikatini, bilgisini ve dolayısıyla eşya üzerinde tasarrufta bulunma yollarını öğretti. Bununla insanı meleklere üstün kıldığı gibi, yeryüzünün hilafetini hakkıyla yerine getirme yolunda yapılacak bilimsel çalışmaları, meleklerin tesbih, hamd ve takdisten ibaret ibadetleriyle bir tuttu. Bu açıdan, yeryüzünü imar, yeryüzünde Allah’a iman ve ibadetle sağlanacak sulh ve huzur adına yapılacak bilimsel çalışmalar bir ibadettir(sâlihât). Dolayısıyla, meselenin temelinde dini bir anlayış, dini bir neşve ve dini bir kudsiyet yatmaktadır.
    Bunun yanı sıra, Kur’an insana ‘oku’ emriyle inmiştir. Elde henüz okunacak bir kitabın olmadığı bir zamanda gelen ve doğrudan doğruya insanı bir aksiyonun içine iten bu emir, oldukça manidardır. Bir defa, arz etmeğe çalıştığımız gibi, bir nesnesi olmayan ‘oku!’ emri, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” şeklinde gelmekle, yaratılmışın okunmasını, fakat bu okumanın Allah’ın adıyla ve O’nun adına olmasını amir bulunmaktadır. Allah adına yapılacak, nihayetinde Allah’ın rızası olan bir aksiyon, neticesi itibariyle şer değil, hayır getirir. Allah(cc), rızasını kazanma niyetiyle bir işe başlayanı kendi yolunda yürütür ve yanlışa vasıta yapmaz. İkinci olarak, Kur’an ‘oku!’ emriyle bilimsel çalışmalara herhangi bir sınır getirmemekte, kâinat kitabının okunmasını emretmekte, fakat bu okumanın Allah için ve O’nun adına olması gerektiğini buyurarak, faaliyetlerimize hedef tayin etmektedir. Allah adına yapılacak herhangi bir faaliyet insanlığın zararına olamaz; bu maksatla yapılacak bilimsel faaliyet ‘yaratılışı değiştirmeğe yönelmez, fıtrata müdahaleye yeltenmez. Allah’ın kâinattaki kanunlarını keşifle, eşyaya Allah’ın izni ölçüsünde müdahale ve tasarrufta bulunur, dolayısıyla, çevre kirlenmesine yol açmayacağı gibi, mesela bilimin neticelerini insanı öldürmede, insanlığı yok etmede, insanlar üzerinde haksız hâkimiyet kurmada ve yeryüzünde fesat çıkarmada değil, yeryüzünü imarda, bütün insanların faydasına ve insanın maddi-manevi terakkisi, huzur ve güveni adına kullanır. İşte “din”, bilimsel çalışmalara ‘ahlaki’ hedefler tayin edip, ‘ahlaki’ sınırlar getirmekle, hem bu çalışmaların neticelerinin bütün insanlığa yararlı olmasının yolunu açar, hem de, yapılacak her faaliyetin Allah adına yapılmasını şart koşmakla, bütün faaliyetlerimize ibadet olma değeri kazandırır.
    Buna karşılık, bilim din dışı bir faaliyet olarak görüldüğü ve kendi sahasına dini sokmadığı takdirde, tarihin şu son diliminin şahit olduğu üzere, çok küçük bir azınlığa maddi refah getirmişse de, yol açtığı inkâr ve dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik ve mutsuzluk fırtına ve girdaplarının yanı sıra, insanlık tarihinde görülmemiş bir sömürü, zengin-fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, menfaat çekişmeleri, çıkan savaşlarda milyonlarca ve bir defada on binlerce, yüz binlerce insanın ölümü, milletler ve toplum katmanları arasında rekabet ve derin yaralar, korkunç bir çevre kirlenmesi, fıtrata ve yaratılışa müdahale gibi pek çok felakete de sebep olabilmektedir. Dolayısıyla, bilim ve “din”in iki ayrı sahaya hitap eden iki ayn ve farklı disiplin olarak görülmesi, insanlık adına felaket getirici olmanın ötesinde, üzerinde durulacak ölçüde müsbet bir önem ve mana taşıyan bir hususiyet arz etmemektedir.
   
    PEYGAMBERLER BİLİMİN VE MADDİ TERAKKİNİN DE ÖNDERLERİDİR .
    Bilimle “din”in ayrılmazlığının bir diğer önemli delili, -laik bilim kabul etse veya etmese de- tarihi bir gerçek olarak, Peygamberlerin maddi ve bilimsel terakkinin de önderleri olmasıdır. Mesela, Kur’an-ı Kerim’den anladığımız kadarıyla, Hz. Nuh’un gemisi çok büyük ihtimalle buharla çalışan bir gemiydi. Gemiciler Hz. Nuh’u mesleklerinin piri kabul ederler. Hz. Nuh, bu gemiyi Allah’ın vahyi ve talimatı ile yapmıştı. Aynı şekilde, Hz. Yusuf, saati ilk yapan insan ve dolayısıyla saatçilerin, Hz. İdris terzilerin piri kabul edilir.
    Bu gerçeklere rağmen, “din”den kopuk olan bilimsel anlayış, vahye ve dolayısıyla İlâhi kitaplara bünyesinde yer vermediği için, bütün İlâhi kitaplarda geçen ve hemen hemen her milletin yazısız tarihinde yer alan Tufan hâdisesine bile ispatlanmaya muhtaç bir efsane olarak bakmaktadır. Eğer bu hâdise ispatlanamazsa, bu takdirde bilimsel olmayacak ve dolayısıyla bilimin usullerini gerçeğe varmada tek yol kabul edenler, Nuh Tufanı’na ve dolayısıyla İlâhi Kitaplara hep şüpheyle yaklaşacaklardır. Ayrıca, pek çok tarihi gerçek kapalı ve meçhul kalacaktır. Aynı şekilde, Mısır tarihi, Arabistan tarihi, hatta bütün Orta Doğu tarihi Kur’an’da adı geçen peygamberler dikkate alınmadan doğru olarak okunamaz, okutulamaz ve öğrenilemez. Buna rağmen, vahyi bilimsel kaynak kabul etmeyen dindışı bilim, bu noktada da pek çok doğrunun yanlış öğretilmesine ve pek çok gerçeğin gizli kalmasına sebep olmaktadır. Şu halde, bilime ve dine birbirinden bağımsız alanlar tayin etmek, dine salt inanca konu ‘dogmalar, efsaneler’ mecmuası olarak bakılmasına yol açacağı gibi, bilimi de materyalizmden kurtaramayacaktır. Dolayısıyla, bilim ve din meselesi bir defa daha derinden incelenmeli, bütün yanlarıyla gözden geçirilmeli, gerçek arayışları yeniden ele alınmalı ve her şey yerli yerine oturtulmalıdır. Aksi halde, iyi niyetle de olsa, yanlışlarla oyalanıp durmaktan öte gitmemiz mümkün olmayacaktır.
   
    *** ** *** ** ** ** ** ** **
         MEHAZLAR :
    * Ubeydullah AKYÜZ'ÜN MAKALESİ
   
    ****
    ****

*** ALTUNTOP.NET -- Abdülhakim ALTUNTOP

TelePhone & WhatsApp :

*****

E-Mail :

altuntopnet@gmail.com

Adress :

BUCA / İZMİR