Abdülhakim ALTUNTOP -- OSMANLILARDA MATBAA

MATBAANIN, OSMANLI DEVLETİ'NE GEÇ GELMESİNİN SEBEPLERİ VE NETİCELERİ

 

      *  MATBAA NEDİR ve NE İŞE YARAR ?
   
Alm. Druckerei, Fr. İmprimerie, İng. Printing office. Yazı, resim veya şekilleri, kâğıt, deri, kumaş gibi malzemeler üzerine özel bir sûrette basarak çıkaran ve birden çok nüsha hâline getirilmesini sağlayan makine veya sistem. Baskı makinesi diye de bilinen matbaa, Arapça asıllı bir kelimedir. Basım evi, basım yeri, baskı âleti gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
     Allahü teâlâ ilk insan olan Âdem aleyhisselâma peygamberlik verdi. Emir ve yasaklarını bildirmek için de kitap gönderdi. Fizik, kimyâ, tıp, eczâcılık ve matematik bilgileri hazret-i Âdem’e öğretildi. Âdem aleyhisselâm ve onun neslinden gelen insanlar, kerpiç üstüne çeşitli dillerde yazılar yazdılar. Diğer peygamberlere gönderilen kitaplar da insanlar tarafından okunup yazıldı. Ayrıca çeşitli ilimlerle ilgili kitaplar yazıldı. Bu kitaplar ilk zamanlar elle yazıldıysa da, zamanla daha çok kimsenin faydalanabilmesi için çoğaltma yolları araştırıldı. Taş ve ağaç üzerine oyulan çeşitli damgalar ve kalıplar geliştirildi. Böylece baskı tekniği ve matbaa ortaya çıktı. Eski devirlerden beri bilinen ve kullanılan matbaa bal mumu veya kil üzerine silindir biçimindeki damgalar ve kalıplarla elde edildi. Tahta ve metal kalıplarla oyulmuş tuğlalardan da faydalanıldı. M.S. 2. yüzyılın sonlarında Çinliler tarafından geliştirilen matbaada klâsik budist metinler basıldı. Mermer levhalara oyulan yazı ve şekiller üzerine ıslak kâğıt basıldı, kâğıt üzerine çıkan kabartma yazı ve şekiller mürekkeple boyandı. Böylece tek tek yazmak veya çizmek gibi zorluklar bir kenara bırakılarak aynı yazı ve şekiller pekçok sayıda çoğaltılabildi. Zamanla mermer levhaların yerini ağaç baskı blokları aldı. Ağaç blok üzerine harfler ve şekiller kabartmalar hâlinde oyuldu. Basım için ağaç blok fırçayla mürekkeplendi. Mürekkepli kısmın üzerine kâğıt basılarak yazı ve şekiller kâğıt üzerine aktarıldı. Bu usulle Çin ve Japonya’da M.S. 8 ve 9. yüzyılarda çeşitli kutsal metinler basıldı. On birinci yüzyılda Çinli bir bilim adamı olan Sheng, metni meydana getiren harfleri, kil ve tutkalı karıştırıp pişirerek tek tek hazırlama usulünü buldu. Özel hazırlanmış ve pişirilmiş olan harfleri bir demir levhanın üzerine yan yana dizdi. Üzerlerini reçine, mum ve kâğıt külüyle sıvadı. Daha sonra levhayı hafif ateşte ısıtarak harflerin katılaşmasını sağladı. Katılaşmış harflerle kaplı levhanın üzerini mürekkepleyerek üzerine kâğıdı bastı ve basılmasını istediği metinden istediği kadar nüsha çoğalttı. Basım işlemi bittikten sonra da kalıbı yeniden ısıtarak harfleri tek tek söktü. Bu harfleri sonraki seferlerde tekrar tekrar kullanabilme usûlünü geliştirdi. Böylece tipo baskı tekniğinin ilk örneği elde edilmiş oldu.
     Çinlilerle komşu olan ve münâsebette bulunan Türkler de matbaayı kullanmaya başladılar.
   Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu Tübitak’ın aylık olarak yayınladığı Bilim ve Teknik Dergisinin Ağustos 1993 târihli 309. sayısında Türklerin M.S. 8. yüzyılda matbaayı bildikleri ve baskı tekniğini kullandıkları şöyle bildiriliyor; “Basım işinin bulunması Çinliler ve Türklere âittir. Berlin-Brandenburg Bilimler Akademisince yapılan araştırmalarda Doğu Türkistan’da yaşamış Türk halklarının dilleri ve kültürleri inceleniyor. Turfan yöresinde yapılan kazılar ve elde edilen ip uçları basım işinin Türkiye’de sanıldığı gibi, ilk defâ Mainz’li Alman Johannes Gutenberg tarafından bulunmadığını buna karşılık M.S. 8. yüzyılda Doğu Türkistan’da bulunduğunu ortaya çıkarıyor.
    Bilimler Akademisi’nden Annamarie von Gabain’in incelemeleriyle Berlin’de değerlendirilen Doğu Türkistan baskı kitapları, Uygur ve eski Türk kültürünün örneklerini oluşturuyor ve “Turfan Araştırmaları” olarak anılıyor. Sekizinci yüzyılın ortalarında Kore ve Japonya’daki örnekleriyle benzerlik gösteren Turfan tahta baskılar 100.000’den çok örneği basılmış olan budist sutra resim ve metinleri gösteriyor. Eski Türkçe olan bu eşsiz güzellikteki baskılar Doğu Türkistan’ın Taklamakan Çölü çevresinde Tarım Irmağı, Aksu-Turfan şehirleri yörelerinde bulunuyor. Dînî belgelerin, resmî evrakların, yıllık takvimlerin çoğunlukta olduğu binlerce kitap tahta oyma harf ve klişelerle basılarak geniş bir alana dağıtılmış bulunuyor. Berlin Brandenburg Bilimler Akademisi ilk baskı örneklerini topluyor ve araştırmaları yoğun olarak sürdürüyor.
   Ticâret yapmak ve İslâmiyeti yaymak gâyesiyle Semerkand ve diğer Orta Asya şehirlerine giden Müslüman-Arap tüccarlar kâğıt kullanımını ve baskı tekniğini görerek memleketlerinde uygulamaya başladılar. Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya geçen ve devlet kuran Endülüs Emevileri de matbaa ve baskı tekniğini kullandılar. Bunlardan da ticâret ve ilim öğrenmek için Endülüs’e giden Avrupalılar öğrendiler. On dördüncü yüzyıldan îtibâren Avrupa’da matbaa kullanılmaya başlandı. İlk zamanlar daha çok dînî mâhiyetteki resimler basıldı. 15. yüzyılın başlarında ise birkaç sayfalık küçük kitapçıklar basılmaya başlandı. 1423-37 seneleri arasında harflerin tek tek ağaçtan oyularak hazırlanmasına geçildi. Daha sonra metalden hazırlanan harflerle baskı yapıldı. Önce pirinç veya tunçtan bir dizi harf kalıbı hazırlandı. Sonra bu kalıplar, basılacak metni meydana getirecek şekilde kil veya kurşun gibi yumuşak bir metal matris üzerine tek tek vuruldu. Arkasından matrisin yüzeyine kurşun dökülerek klişe levha hazırlandı. Böylece Tipo baskı tekniğinde matbaa geliştirilmiş oldu.
  Yanlış olarak matbaayı keşfeden Avrupalı bilgin diye tanıtılan Johannes Gutenberg daha önceden bilinen baskı tekniğini biraz daha geliştirdi. Harfleri ve karakterleri tek tek dökerek hazırladı. Önce karakterin pirinç veya tunçtan kalıbını hazırladı. Kalıpların çevresine kurşun dökerek bir matris elde etti ve bunun üzerine kurşun kalay ve antimon karışımı bir alaşım dökerek karakterler elde etti.
   Altta sâbit bir yatak ile üstte vidalı bir kol yardımıyla düşey olarak hareket eden bir kapaktan meydana gelen bir matbaa makinesi geliştirdi. Bu sistemde baskısı yapılacak klişe yataktaki metal bir çerçeveye tesbit ediliyor, mürekkepleniyor ve üstüne kâğıt konuluyordu. Daha sonra kapak kâğıdın üzerinden, merdâne belli bir basınçla bastırılarak kâğıt üzerine baskı gerçekleştiriliyordu. Bunu tâkiben Peter Schöffer 1475’te yumuşak metal kalıplar yerine çelik kalıpların kullanılması uygulamasını başlattı. Satırların düzgün bir biçimde dizilebildiği bakır klişelerin hazırlanmasını elverişli hâle getirdi. Baskı makinesinin yatak bölümü de hareketli duruma getirilerek kâğıt değiştirme, klişe mürekkepleme ve üst kapağa basınç uygulama işlemleri de kolaylaştırıldı.
    Matbaa ve baskı sistemlerinde zaman içinde yeni değişiklikler oldu. 1790’da İngiliz William Nicholson mürekkepleme işleminde deriyle kaplı merdane kullanımını başlattı. 1795’te ABD’li Samuel Rust tamâmen çelikten yapılmış ve üstten vidayla sıkıştırılan matbaa makinesini geliştirdi. 1803’te Alman Friedrich Koenig buhar gücünden ve dişli çark sisteminden faydalanarak baskı kapağının inip kalkmasını, yatağın ileri geri hareketini ve klişenin merdânelerle mürekkeplenmesini tek bir mekanik hareket olarak birleştirdi. 1811’de yardımcısı Andreas Bauer ile birlikte baskı kapağının yerine, üzerine kâğıt sarılı bobinlerin kullanımını başlatarak rotatif baskı sisteminin gelişmesinin ilk adımlarını attı. 1865’te ABD’li William Bullock tabaka yerine bobin kâğıtlar kullanarak kâğıt besleme işlerini devamlı kıldı. Daha sonra da otomatik katlama makinelerini geliştirerek basım işini hızlandırdı.
  On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılda matbaa makineleri ve baskı teknikleri husûsunda büyük gelişmeler oldu. Tipo baskı sisteminin yanında tifdruk, rotogravür ve ofset teknikleri kullanıldı. Basımı yapılacak yazıların harf klişelerini tek tek dökerek dizen sıcak metal kullanan dizgi makinelerinin yerini çok hızlı optik usullerin kullanıldığı bilgisayarlı dizgi makineleri aldı. Bu sâyede büyük okuyucu kitleleri olan gazeteler çoğaldı.
   Türkiye’de ilk matbaayı 1493’te İstanbul’da İspanya’dan göç eden Mûsevîler kurdu. 1567’de Ermeniler, 1627’de Rumlar tarafından İstanbul’da matbaa açıldı. İlk Türk matbaası ise İbrâhim Müteferrika tarafından 1727’de kuruldu. Geçimlerini kitap yazmakla kazanan bâzı hattatlar, çıkarlarına ters düştüğü için matbaanın kurulmasına karşı çıktılar. Ancak Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi verdiği fetva ile matbaa kurmanın İslâm dîni açısından bir mâni olmadığını bildirdi. Bununla ilgili olarak; Yenişehirli Abdullah Efendiye matbaa açmak kitap basmak husûsunda şöyle soruldu: “Kitap basma sanatını iyi bildiğini söyleyen bir kimse, lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerleri, âlet ilimleri kitaplarının harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp buradan kâğıtların üzerine basarak bu kitapların benzerlerini elde ederim dese bu kimsenin böyle kitap basmasına dînimiz izin verir mi?” Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi cevâbında; “Kitap basma sanatını iyi bilen bir kimse, bir kitabın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla bu kitaptan az zamanda kolayca çok sayıda kitap elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan dînimiz bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi önce kitabı tashih etmelidir. Tashih ettikten sonra basılırsa güzel bir iş olur.” buyurdu.
  Yenişehirli Abdullah Efendinin bu fetvâsı İslâm dîninin ilme, tekniğe, fenne ve yeni teknolojik gelişmelere verdiği önemi ortaya koyduğu gibi“İslâmiyet bizi geri bıraktı ilmî ve teknik gelişmelere mâni oldu” diyerek gençliği târihinden, dîninden ve îmânından soğutmak isteyenlerin çirkin iftirâlarına cevap teşkil etmektedir.
    İbrâhim Müteferrika tarafından kurulan ve “basmahâne” diye anılan bu matbaada ilk olarak Vankulu Lügatı basıldı. Toplam 23 kitabın basıldığı bu matbaa 1794’te kapandı. 1795’te Hasköy’deki Mühendishânede ikinci bir matbaa kuruldu. Sultan Üçüncü Selim Han tarafından 1802’de Dârü’t-tıbaati’l-Cedîde adıyla üçüncü bir matbaa kuruldu. Bu matbaa daha sonra Sultan İkinci Mahmûd Han zamanında 1831’de Takvim-i Vekâyî adlı resmî gazetesinin basılması için kurulan Takvimhâne-i Âmire matbaasıyla birleşerek Matbaa-i Âmire adını aldı. Mısır’da kurulan Bulak Matbaası ve İstanbul’da kurulan Matbaa-i Bab-ı Hazret-i Seraskeriyye Matbaası, Maçka Mekteb-i Harbiye Matbaası, Ceridehane Matbaası, Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliye Matbaasından başka yeni matbaalar da kuruldu.
   1860’tan sonra basım ve yayın çalışmaları daha da hız kazandığından 100’den fazla matbaa kuruldu. Bunu tâkip eden senelerde de matbaa kurma çalışmaları artarak devâm etti. Dönemlere göre kurulan matbaa sayısı ise şöyledir; 1729-1875 arasında 151, 1876-1892 arasında 172, 1893-1907 arasında 199, 1908-1917 arasında 368.
  Osmanlı Devleti döneminde uzun yıllar hizmet vermiş olan Matbaa-i Âmire Cumhûriyetin kuruluşundan sonra Milli Matbaa ve Devlet Matbaası adını alarak faaliyetini sürdürdü. 1 Kasım 1928’de yapılan harf inkılabından sonra matbaacılık bir bunalım dönemine girdi. Bazı matbaalar kapandı. Daha sonra İstanbul dışında Ankara, İzmir, Bursa ve Adana gibi şehirlerde çeşitli matbaalar açıldı. İlk zamanlar linotip, rotatif baskı tekniklerinin kullanıldığı matbaalarda 1950’li yılların sonunda tifdruk, 1960’lı yılların sonunda ise ofset baskı tekniğine geçildi. Çeşitli il ve ilçelerde kurulan matbaaların sayısı giderek arttı. Bugün ülkemizde pekçoğu en son teknik gelişmelere göre faaliyet gösteren 3000-4000 civârında matbaa bulunmaktadır.
  
  * KAYNAK : YENİ REHBER ANSİKLOPEDİSİ ’NDEN ALINDI. 
  
   ** ** *** * ** ****
  

matbaa


 
  MATBAAYI TÜRKLER İCAT ETMİŞTİR 
  

**  Matbaanın icadını Gutenberg’e atfetmek gibi yaygın bir kanaat vardır. Oysa Gutenberg’in yaşadığı çağdan yüzyıllar önce biliniyordu, kullanılıyordu ve onunla sayısız kitap basılmıştı. Matbaanın Çinliler mi, yoksa Uygur Türkleri tarafından mı icat edildiği bir tartışma konusudur.
    Klasik batı kaynaklarından alınan aktarmalarla düzenlenen ansiklopedi, kitap ve ders kitaplarında matbaa üzerine yapılan ilk çalışmaların Çin’de başlatıldığı yönündedir. Oysa biliyoruz ki, Çinlilerin yaptığı iş, ağaç ve sair maddeleri oyarak üzerine kabartma yazılar yazmak ve bunları mürekkebiyle kâğıda geçirmekten ibaretti. Bu tür bir baskı sistemini Çinlilere mal etmek de yanlıştır. Çünkü onlardan binlerce binlerce yıl önce Mezopotamya’da aynı yolla hazırlanan klişeler yumuşak kile basılıyor, daha sonra bu kil sayfa şeklinde pişirilip sertleştiriliyordu. Çinlilerin Mezopotamya kavimlerinden tek farklılıkları kil yerine kâğıt kullanmalarıdır.
      ** Dokuzuncu asırdan beri, bugünkü Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri matbaa kullanıyorlardı. 1902'de Avrupalı arkeologlar, Doğu Türkistan'da basılmış Uygur kitaplarını kumları kazarak bulmaya başladılar.
     **  İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, 8. yüzyılda Japonya'da baskı yapıldığı İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm'in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir.
Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen ruloları Çin’de 868’de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında bir Çinlinin porselenden harfler kullanarak denediği söylenmişti.
   ** Çinlilere komşu olan Uygurlar da kalıp baskıyı, kâğıdı kullanıyorlardı. Okuma yazma ve kültür düzeyleri çok yüksekti. Hatta başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili kültürlü yetişiyorlardı. Sade bir alfabeleri vardı. Böylece ayrı ayrı kesilmiş harflerle bası tekniğinin ortaya çıkması için tüm şartlar hazırdı. Bu uygun ortam içinde onların matbaa tekniğini bulduklarını gösteren somut veriler vardır: Kan-su bölgesinde Tung-Hunang’da bir mağarada tahtadan bazı Uygur matbaa harfleri ve Uygurca bazı kitaplar ele geçirilmiştir. Bunların, M.S. 700–900 yıllarına çıktığı anlaşılmıştır. Böylece. Bossert’e göre, matbaayı Uygurların bulduğunu kabul etmek gerekir.
    ** Çin yazısında 800 kadar esas hece vardır. Bunlar yan yana getirilerek kelimeler oluşturulur. Çinlilerin bir günlük gazete okuyabilmeleri için en az 2500, bilimsel bir yazı yazabilmeleri içinse en az 40.000 kelime bilmeleri gerekmektedir..
   Çinliler bu tekniği 11. yy da onlardan alıp demirden harfler yaparak geliştirmişlerdir.Altın Ordu Devleti kuvvetleri, Almanya’ya yaktıkları akınlarında bu tekniği oralara götürdüler.Daha sonra da Gutenberg matbaayı kullandı.
     
  
   ** ** *** * ** **** 

 

 MEDRESELERDEN POZİTİF BİLİMLER
 
MASONLAR TARAFINDAN KALDIRILMIŞTIR.


   *
Yahudi ve masonların İslâm’a saldırıları, İslâm’ın doğuşu ile başlamıştır. Daha önceleri Hz. Zekeriya (a.s.)’a suikast düzenleyerek ölümüne sebep olan Yahudiler, Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi öldüremeyince İbn-i Sebe vasıtasıyla Şiiliği kurup gelişmesini sağlamışlardır. Bektaşiliği, Mevlevîliği, Rufaîliği, doğru yoldan çevirmişler, içlerine zikir diye çalgı  sokmuşlardır. Yine Bahailiğin merkezi İsrail’dedir.
     Bu şekilde İslâm’ın gelişmesini engelleyemeyen Yahudiler ve masonlar bu gelişmeyi durdurabilmek için çeşitli çareler aramışlar ve çareyi İstanbul İngiliz büyük elçisi bulmuştur. Çare, Osmanlıların ilim ve fende gelişmesini sağlayan Medreselerin kapatılmasıydı ve İngiliz büyük elçisinin teklifi şöyleydi:
   “Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekalı çocuklar seçilerek, saraydaki (Enderun) denilen mekteplerde , değerli öğretmenler tarafından okutuluyor, İslâm bilgileri,  İslâm ahlakı, fen, kültür dersleri, verilerek, kuvvetli, başarılı Müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını  zaferden zafere ulaşdıran değerli kumandanlar ve Sokullular, Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekalı çocuklardı. Osmanlı akınlarını durdurmak için, Müslümanları ilimde, fende, geri bırakmak lazımdır.”
   İngiliz sefirinin bu teklifi çok doğru görülerek, Avrupa’da İskoç ve Paris mason locaları çalışmağa başladılar. Müslümanları aldatmak, medreselerden, mekteplerden ilmli fenli din adamları ve idareciler yetiştirilmesini önlemek için planlar hazırlandı. Cahil bırakılan gençler, Avrupa’da dinsiz yapıldı. Zevk ver sefahate alıştırıldı. Yalancı etiketler, diplomalar verilerek anavatana gönderilen fen adamları şeklindeki sinsi düşmanlara, masonların çok kurnaz ve milyonlar harcayarak çevirdikleri diplomaları ile, Osmanlı devletinde iş başlarına getirildi. Mesela mason olan Mustafa Reşid Paşa, Fuat Paşa ve Talat Paşa din derslerini de azalttılar. Fatih Sultan Muhammed Han zamanında medreselerde okutulan din ve fen bilgileri dersleri çoktu. Tanzimattan sonra ve hele ittihadcılar zamanında çok azalmıştı. İslam düşmanları, çok sinsi ve iki yüzlü davranarak başarı sağladılar. [ Türkiye Tarihi. , Baskı 1967,  12. cilt ]
   Aynı takdiği Yahudi ve Masonlar  Rusya’da da kullanmışlardır.
   “1924-1928 yılları arasında medreselerin tamamı ortadan kaldırılmadı. 1930 yılına kadar da dinî okullar tamamen yok edildi. Medrese müderrisleri tevkif edildi. Burada bulunan kitaplar ya imha edildi veya Sovyet kütüphanelerine gönderildi. Fakat bu kitapların nerelerde olduğunu  bilenler bugün azdır. Dinî okul ve medreselerin kapatılması ile Türk – Müslüman münevverlerine de büyük darbe vurulmuş oldu. Artık eski eserleri okuyacak kimse kalmamıştı.”  (Komünizmin Din Politikası, Ufuk Ajans Yayınları. No:2. Sh:56)
   Medreselerin kapatılması ve İslam eski eserlerinin ortadan kaldırılmasıyla Müslümanların geçmişi ile bağları koparılıyordu. Böylece İslâm’ın  gelişmesi engellenecekti. Özünden habersiz, masonların yazdığı eserlerle yetişmiş şuursuz Müslümanlar ortaya çıkacaktı.
     
   
   ** ** *** * ** **** 

  

MATBAANIN OSMANLI DEVLETİNE GEÇ GELMESİNİN SEBEBLERİ

   * İslam'a karşı çevreler kasıtlı olarak, “İslâm’ın yeniliğe, gelişmeye engel olduğunu” iddia ederek, matbaanın da ülkemize geç gelmesine dinimizin engel olduğunu iddia ederler. Bu İslâmiyet’i “gerici, ilme set çeken bir din” olarak  gösterme gayretinden başka bir şey değildir. Matbaanın Osmanlılara girmesine Sultan  lll.Ahmed zamanında Şeyhülislâm Abdullah Efendi bizzat fetva vermiş ve matbaanın biran önce kurulmasına teşvik etmiştir.
   * Burada Osmanlıya matbaanın girişi üzerinde duralım. Osmanlıya matbaanın geç geldiği doğrudur. Bunun elbet bir kısım sebep ve gerekçeleri vardır. Yalnız şunu hemen belirtelim ki,  Osmanlılarda ilk kurulan matbaa İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaa değildir. Azınlıklardan Yahudiler 1495’te Selanik’te 1505 ve daha sonraki tarihlerde İstanbul’da birçok matbaa kurmuşlardı. 16. Yüzyılda Musevilerle birlikte Rum, ermeni, Romen gibi azınlıkların da matbaaları vardı. Bunlara en küçük bir müdahale dahi yapılmamıştı. Fakat ilk resmî matbaayı kurabilmek için daha çok beklemek gerekecekti.
   Bunun en önemli sebebi  imparatorlukta bir hattatlar ordusunun bulunuşuydu. Sadece İstanbul’da 90 bin hattat vardı. Matbaanın yapacağı işleri onlar fazlasıyla görebiliyor. Onun için de matbaaya ihtiyaç duyulmuyordu. 
   Mesele tamamen ekonomikti. Böylece bir anda  matbaaya geçiş bu kadar insanın aç ve işsiz kalması demek olurdu. O tarihlerde yapılan divitle kalemin sembolik cenaze merasiminde, hattatların açıkça işsiz kalacaklarını ilân edişleri de bu gerçeğin dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Gerçek  bu olunca meseleyi taassuba dayandırmak insafla bağdaşmaz.
   Ayrıca 3. Murad zamanında yurt dışında basılmış Osmanlıca, Arapça, ve Acemce eserlerin Osmanlı ülkesinde serbestçe satılışı, üstelik azınlıkların matbaalarına ses çıkarılmayışı işin kökeninde taassup olmadığının açık delillerindendir.
   * İslâm dîninden haberi olmıyan fen taklîdcileri, fen yobazları, gençleri aldatmak, dinden çıkarmak için yalan ve iftirâlarla saldırıyorlar. Din adamlarına yobaz, gerici diyorlar. Din adamları, fen düşmanıdır diyorlar. İslâm kitâblarını okuyan, islâm dîninin ileri, üstün bilgilerini anlıyan, insâflı bir fen adamı, bu yalanlara aldanmaz. Onların kötü niyyetlerini, dost görünen sinsi düşman olduklarını hemen anlar ise de, din bilgisi az olan, ana baba yuvasından bilgi almayan zevâllılar, bu alçakların tuzaklarına düşmekde, felâkete sürüklenmekdedir.
     Mekteb çocuklarını, (Avrupada matba’a yapılırken, kitâblar basılırken, bizdeki sarıklı, sakallı, kara kafalılar, matba’a günâhdır, gâvur îcâdıdır diyerek yapdırmadılar. Yıllarca geri kalmamıza sebeb oldular. Müslimânlık, çöl kanûnu, türklüğe çok zarârlı oldu) diyerek, dinsiz, îmânsız yetişdirmek istiyorlar. İslâm düşmanlığı aşılıyorlar. İslâmiyyete, ilm, fen, ahlâk yolundan saldıramadıkları için, böyle alçakça yalanlar düzüyorlar, körpe dimâgları zehrliyorlar. Her iftirâları gibi, bu sözlerinin de yalan olduğu meydândadır. Kara zihniyyet dedikleri islâm âlimlerinin en yüksek temsîlcileri olan Osmânlı şeyh-ul-islâmlarından elliyedincisi, Yenişehrli Abdüllah efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, matba’a açmak, kitâb basmak için kendisine soruldukda, bakınız nasıl cevâb vermişdir: İbrâhîm-i Müteferrika adındaki Macar asllı bir müslimân, İstanbulda 1139 [m. 1725] de ilk matba’ayı kurmak isteyince, şeyh-ul-islâma soruluyor: (Kitâb basma san’atını iyi bildiğini söyliyen bir kimse, lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerleri âlet ilmleri kitâblarının harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıdların üzerine basarak, bu kitâbların benzerlerini elde ederim dese, bu kimsenin böyle kitâb basmasına islâmiyyet izn verir mi?). Şeyh-ul-islâm Abdüllah efendi, cevâbında: (Kitâb basma san’atını iyi bilen bir kimse, bir kitâbın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıdlara basmakla, bu kitâbdan az zemânda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitâb yazılmasına sebeb oluyor. Fâideli bir iş olduğundan, islâmiyyet bu kimsenin bu işi yapmasına izn verir. Kitâbda yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitâbı tashîh etmelidir. Tashîh etdikden sonra basılırsa, güzel bir iş olur) buyurmuşdur. Bu cevâb, (Behcet-ül-fetâvâ) kitâbının (Hazar ve lebs) faslında yazılıdır. İslâm dîninin ilme, fenne nasıl kıymet verdiğini göstermekdedir. Matba’a 851 [m. 1447] de, makinaları ise, 1192 [m. 1778] de keşf edildi. Kâğıd 130 [m. 747] de keşf edildi.
     
     
     *** *** *** ***
   

     Matbaanın  Osmanlıya  geç girmesinin sebeplerinden birisi bizzat İslam dininin kendisi olduğu, hakim bir görüş olarak zaman zaman ileri sürülmüştür. Ancak bütün bu iddialar yersiz olup hiçbir ilmî değer taşımamaktadır. Zira İslam-Türk kültür ve medeniyet tarihin derinliklerine nüfuz ederek  muhtelif devirlerdeki devrini yakînen tetkik edersek, İslamiyet’in, bilginin üstünlüğü hakkında veciz esaslar ortaya koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi teşvik etmiş olduğunu görürüz. Bu dinin kendi peygamberine (ASM) meâlen  “Hem dünyayı hem ahireti dileyen ilme sarılsın.” Şeklindeki beyanları bunu açıkça ifade eder. İlme, müsbet dünya görüşüne ve ilerlemeye müstesna bir ehemmiyet vererek  her halükârda cemiyetlerin, fertlerin fikri gelişmelerini teşvik etmiş olan İslamiyet’in matbaa teşebbüsünü dine aykırı bularak reddetmesi düşünülemez. Şu halde matbaanın açılması hadisesi din tartışmaları gibi bir hadise değildir. Aksine, iyi bir gelişme sayılan bir iş  “ Din tarafından engellendi” diyerek kasıtlı bir hüküm vermek kolay, fakat hiçbir zaman doğru olmayan hem de ilim ve tarihe aykırı bir tutumdur.
   Avrupa kültür tarihinde dönüştürücü bir rol oynadığı düşünülen matbaanın Osmanlı topraklarında epey farklı bir serüveni olmuştur. Ancak bu farklılık pek çok kişinin sandığı gibi matbaanın Osmanlı kitap dünyasına iki buçuk yüzyılı aşkın bir "gecikme"yle girmesine indirgenemez, indirgenmemelidir de.
   Öncelikle, matbaanın Osmanlı kültür hayatına ilk olarak 1726'da, İbrahim Müteferrika'nın çabalarıyla girdiği pek sık tekrar edilen, ancak hiç de doğru olmayan bir klişedir. Bu klişenin bu kadar tutmasının sebebi "Osmanlı"nın çok yanlış bir şekilde Müslüman Osmanlılar'la bir tutulmasından ileri gelir. Oysa bu dar çerçeveyi bırakıp Osmanlı toplumunun çok dilli, çok dinli yapısı dikkate alındığında ortaya çok daha karmaşık bir hikaye çıkar.
  
Gerçekte, matbaanın Osmanlı topraklarına girmesi ilk olarak 1494'de Osmanlı topraklarına İspanya'dan göç eden Seferad Yahudilerin İstanbul'da bir matbaa kurmasıyla gerçekleşir. Bu matbaayı 1527'de o zamanlar yoğun bir Yahudi yerleşmesi haline gelen Selanik'te bir matbaa ve 1530'da yine Istanbul'da bir başka matbaa izler. Bu matbaalarda İbranice ve Latince, ağırlıklı olarak dini kitaplar, ama bunların yanısıra lugatler ve tarihler de basılır.
  
İstanbul'daki ilk Ermeni matbaası ise 1567'de kurulur ama ancak kısa bir süre faaliyet gösterir. Bundan kısa bir süre sonra, 1587'de, Venedik'te yerleşmiş Ermenilerin kurdukları matbaa daha uzun ömürlü olur. Yine de Ermenice matbu kitapların manastırlarda çoğaltılan yazma kitaplara göre önem kazanması, ancak 18. yüzyılda, yeni teknolojilerle İstanbul'da tekrar Ermenice bir matbaa kurulması ve İstanbul'un Ermeni basım hayatının merkezi olmasıyla gerçekleşir.
     Benzer şekilde, Rum Ortodoks cemaatinin matbaa serüveni de Latinlerin idaresi altında yaşayan Rum Ortodoksları arasında başlar; Rumca basılan ilk eser 1509 tarihli olmakla birlikte İstanbul Rumlarının Londra'dan getirttikleri aletlerle başkentte bir matbaa kurmaları 1627'yi bulur.
    Osmanlı Devleti'ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmişdir. Müslümanların eserlerini basdıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727 dir. ancak yahudiler 1488 yılından itibaren, ermeniler 1567 yılından itibaren, rumlar da 1627 yılından itibaren, matbaalarını kurmuşlardır. hatta ll.Bayezid zamanında 19, yavuz sultan selim zamanında 33 kitap basılmıştır. bu kitapların üzerinde, "ll.Bayezid'in himayelerinde basılmışdır." ibaresi yer almaktadır.
       lll.Murad, Arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usul'ül- Oklidis kitabının serbesce satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsade vermişdir.
   
  lV. Murad zamanında İstanbul'da bir matbaa kurulması için istendiği ve bu iznin verildiğini Mustafa nuri paşa kaydederken, Enderun tarihçisi Ata da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin lV. Murad zamanında başladığını ve ancak netice 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. o halde, osmanlı devletindeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727 dir. yoksa matbaa Avrupada Gutenberg tarafından kurulan müesseseden 33 yıl sonra osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmışdır. Kısaca Arap harfleriyle olmak üzere XV. asırdan itibaren İstanbul'da, Halep'de ve 1514 den itibaren de bazı Avrupa şehirlerinde kitablar basılmışdır.
    Netice olarak, matbaa 272 sene değil 33 sene sonra osmanlı devletine girmişdir. Ancak resmî matbaanın kurulması ve kitap basılması, zikredilen sebeplerle maalesef 200 yıl veya düzenli matbaa hesaba katılırsa 272 yıl gecikmişdir. Televizyonun Türkiye’de ve hem de 20. Yüzyılda elli sene geciktiği ve internetin ancak 20 yıl gecikmeyle ülkemize girdiği, belli sebeplerle nasıl açıklanıyorsa, matbaanın gecikmesi de öylece açıklanabilir. Yoksa islamiyetin ilme ve teknolojiye karşı çıkma iddialarıyla bunun ilgisi yoktur.
   
İslamiyetin bilimsel gelişmeleri teşvik etmesi sonucudur ki, bugün pozitif bilim dediğimiz sahanın öncüleri hep müslümanlar olmuşlardır. Beyruni, Dünyanın döndüğünü Galile’den 600 sene önce eserlerinde yazmıştı. Newton’dan 600 sene önce dünyanın çapı hesaplanmıştı. Battani 10. Yüzyılda Trigonometrinin kaşifidir. Sinus, cosinus’u ilk kullanandır. Ebu’l Vefa trigonometri’ye tanjant-cotanjant, sekant gibi terimleri kazandırmıştı. Mağribi ise Pascal’dan 600 sene önce Pascal üçgenini bulmuştu. İbrahim Heysem optik ilmini 11. Yüzyılda kurduğunda Avrupa pislik içindeydi. Ali b. Abbas 10 yüzyılda dünyada ilk kanser ameliyatını yapan kişi olarak tarihe geçmişti.
    Bütün bu alimlerin kaleme aldığı eserler kolayca çoğaltılsın diye 800 yılında Bağdad’da büyük bir kağıt fabrikası kurulur. Abbasi Halifesi Me’mun döneminde Bağdad’da Daru’l Hikme isimli kültür yuvasında bir milyondan fazla kitap vardır. 891’de bir gezgin sadece Bağdad’da 100’den fazla halka açık kütüphane olduğundan bahseder. 10. Yüzyılda Irak’taki küçücük Necef şehrinde 40 bin kitap bulunuyordu. İslamiyetin hüküm sürdüğü en uç nokta olan Endülüs İspanyasında Cordoba şehrinde 400 bin ciltlik bir kütüphane vardı ki bu tarihten tam 400 sene sonra Fransa kralı Charles Sage, namı diğer bilgiç Şarl sadece 900 kitap toplayabilmişti. Tarihin en büyük kütüphanesi Kahire’de ... yıllarında kurulmuştu. 6 bini matematik olmak üzere 1.600.000 ciltlik bir hacme sahipti. Bütün bu kitaplar hattatlar tarafından elle yazılarak çoğaltılıyordu ki, halkın bilgi seviyesini bir düşünün.
    Gelelim kendi tarihimize... Selçuklu döneminde modern üniversiteler kurulmuştu. Bunlardan en meşhuru Sultan Sencer zamanında Bağdad’da kurulmuştu. Nizamiye medreseleri adı altında fakülteler zinciri kurulmuş ve başına da büyük İslam Alimi İmam-ı Ğazzali hazretleri getirilmişti. Bu medreselerde astronomi, anatomi vb. bilimlerin yanısıra dini bilimler de öğretiliyordu. Bizzat İmam-ı Ğazzali hazretlerinin eserlerinden anladığımız kadarıyla güneşin büyüklüğü, dünyanın yuvarlak oluşu ve döndüğü o zamanlar herkes tarafından biliniyormuş.
    Osmanlılarda da bilimsel çalışmalar hızla devam eder. Eğer bilimsel çalışmalar olmasaydı, Fatih Sultan Mehmed Han havan topunu ve ilk füzeyi imal edecek alt yapıyı bulamazdı. Havan topu ilk olarak İstanbul kuşatmasında, füzeler ise İşkodra harekatı sırasında kullanılmıştı.
     
      
       ** ** ** **
      
       *
    
   *   MATBAANIN AZ BİLİNEN SERÜVENİ
       Osmanlı Devleti matbaanın, Avrupa’da kuruluşundan (1455) kısa bir süre sonra haberdar oldu. Osmanlı’ya matbaa bilinenin aksine 1727’de değil, daha erken tarihlerde geldi. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727’dir.
     İlk matbaa, Museviler aracılığıyla II. Beyazıd zamanında yurda getirildi. Padişahın verdiği izinle 1488’de kitapların neşrine başlandı. Yani Osmanlı tebaası Yahudiler 1488’den, Ermeniler 1567’den ve Rumlar da 1627’den itibaren İstanbul’da matbaalarını kurdular.
     Hatta matbaada basılan eserlerin kapağına “Sultan II. Beyazıd Han’ın himayesinde neşredilmiştir” ibaresi konuldu. II. Bayezid zamanında 19, Yavuz Sultan Selim zamanında 33 kitap basıldı.
     III. Murad, Arap harfleriyle basılan geometriye dair “Usul’ül-Oklidis” kitabının basılması ve satılması için 1588 tarihli fermanla izin verdi. Enderun tarihçisi Ata’ya göre ilk resmî matbaa teşebbüsüne IV. Mehmed (1648-1687) zamanında başlandı.
     IV. Mehmed devrinde bir matbaa kuruldu, hatta bazı kitaplar da basıldı. Fakat lâkin harfleri intizamlı olmadığından devam ettirilemedi.
  
   
  MÜTEFERRİKA’NIN RESMÎ MATBAASI
     İbrahim Müteferrika’nın yazdığı, matbaa kurulmasının cemiyete sağlayacağı faydaları açıklayan Vesiatü’t-Tıbaa başlıklı risalenin, Sultan III. Ahmed ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından beğenilmesi, resmî matbaanın kurulmasında belirleyici oldu.
     Osmanlı’nın ilk resmî-devlet matbaasını kuran İbrahim Müteferrika
     Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiçbir engelin bulunmadığını açıklayan layihadan sonra mesele Şeyhülislâm Abdullah Efendi’ye soruldu. O da hemen olumlu cevap verdi. Ulemadan ondan fazla kişinin de fikirleri alındı. Onlar da takdirle karşıladılar.
    Padişah ve Şeyhülislam’ın da bu işi desteklemesi sebebiyle, fetva da ferman da kolayca çıkarıldı.
    Fetvanın ardından, Temmuz 1727’de padişah fermanı çıktı. Matbaada ilk olarak 1729’da “Vankulu Lügati” basıldı.
    Fermanda şimdilik tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılmayacağı ifade edildi. Bu da, Müteferrika’nın dilekçesinde belirttiği; “Biz tefsir, kelâm ve fıkıh kitapları dışındakileri basmak istiyoruz” talebinin bir neticesiydi. Ferman, talebe göre düzenlendi.
     Ayrıca ulemadan bazıları, ilk kitabın başına “takriz”ler (övgü yazıları) yazdılar. Hatta Şeyhülislam, Müteferrika’ya basması için iki kitap tavsiye etti.
     Bunun da ötesinde devlet, hem maddi hem de manevi olarak matbaayı destekledi. İlk eserlerin basımı sırasında matbaadaki işçilerin ücreti devlet tarafından karşılandı.
      
      
      
   ** ** ** ** ** ** **

 
 
Türk Matbaacılığının Gecikme Sebebi Dinî mi?

    * Matbaacılığın 15. yüzyıl ortalarında Avrupa’da yayılmasına rağmen Osmanlı’da 1727’ye kadar gecikmesinin en mühim sebebi; gerek İstanbul’da gerek taşrada hattatlıkla geçinenlerin çok büyük bir sayıya ulaşmasından kaynaklanmaktadır. Yani sebep büyük ölçüde ekonomiktir. Mes’elelerin bazı çevrelerce iddia edildiği gibi gericilikle, yobazlıkla bir ilgisi yoktur.
     Osmanlı Askerî Kuruluşunu Avrupa’da tanıtan Kont Marsigli, kendisinin İstanbul’da bulunduğu zaman şehirde 90 bin hattat’ın olduğunu söyler. Yani 90 bin ailenin el yazısı ile geçinmesi söz konusudur. Padişahlar, bu kadar insanı işsiz bırakmanın sosyal ve ekonomik bazı buhranlara yol açmasından çekindikleri için, yerli matbaalara izin vermemiştir.
     Matbaacılığın birden kabûlü, böyle büyük bir zümreyi işsiz bırakmak demekti. Bu yüzden ilk Türk matbaasının açılmasına izin verilirken, dinî eser basmamak kaydı konulmuştu.
      Zaten, Avrupa’da basılmış Türkçe, Arapça ve Acemce eserlerin 3. Murad devrinden itibaren, padişah fermanı ile Türk piyasasında arzedilmesi de, mes’elenin taassupla bir ilgisi olmadığını apaçık göstermektedir.
     Matbaacılığın geç girdiği başka devletler de vardır.
     Yukarıda belirttiğimiz ekonomik sebepten ayrı olarak şu 2 endişenin de Türk matbaacılığının gecikmesinde bir ölçüde rol sahibi olduğu ileri sürülmüştür:
   1— Dinî kitapların baskı sırasında gerekli saygıyı görmemesi endişesi...
   2— Yazma kitapların san’at değeri ve estetik güzelliği yanında, basılı eserlerin rağbet bulmama endişesi... Nitekim ilk zamanlar, basılmış eserler daha ucuz ve hatasız olduğu halde, pahalı yazma nüshalar, onlara tercih edilmiştir...
      *** *** ***
   
    **  Bazı aydınlarımız, matbaanın dînî bağnazlık yüzünden ve “gâvur icadıdır, dine manidir” diyerek engellendiğini iddia etmektedir. Niyazi Berkes'e ait olan şu ifadeler ise meselenin gerçek sebebini açıklar mahiyettedir:
   Kitap basımının şeriata aykırı olduğu iddiasıyla basımevi açılmasına ulemanın karşı geldiği yollu yaygın bir inanç vardır... Gerçekte ise, ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislam Abdullah Efendi (matbaa açılması için) fetvayı hemen vermiş, ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına konan ‘takriz'ler yazmıştır... Şeyhülislam, İbrahim Müteferrika'ya basılmasını gerekli gördüğü iki kitabı salık vermiştir. Matbaanın tashih işlerine bakmak üzere de ulemadan üçü Kadiri, biri Mevlevi şeyhi dört kişi memur edilmiştir.”
   Niyazi Berkes'e göre, matbaanın geç gelmesinin sebebi, Osmanlı lonca sistemi, yani esnaf teşkilatlanması usulü idi. O dönemde, Kapitalizm öncesi Avrupa'da olduğu gibi Osmanlı Devleti'inde de, ticarî anlaşmalarla teknik uygulamalar, kısaca ekonomi üzerinde loncaların çok önemli belirleyici etkisi vardı. Fabrikanın el tezgâhlarını çökerteceği ve bu sebeple, matbaanın gelmesiyle birlikte pek çok hattatın işsiz kalacağı ortada idi. Bu dönemde sadece İstanbul'da hattatlar locasının 90.000 üyesi bulunuyordu. Ekonominin bozulduğu, işsizliğin sürekli arttığı, devam eden savaşların ülkenin belini büktüğü bir zamanda bu kadar çok kişinin bizzat işsiz kalmasının getireceği kargaşa ortada idi.
      *** *** ***
    **  "Osmanlı’ya matbaanın gelmesinin asıl nedeni, iktisadi sistemlerdir" görüşüne tamamen katılıyorum. Haliç arasında karşıdan karşıya geçen kayıkçılar da Galata Köprüsü’nün yapılmasına karşı çıkmışlardı. Osmanlı’nın matbaayı bilmemesi imkânsız. Sultan Ahmet’de yüzlerce hattat vardı. Küçük taburelerinde oturur. Getirdiğiniz kitapların ustalıkla cildini açarlar. Sayfaları kendi aralarında paylaşıp, çoğaltarak kopya ederlerdi. Bu kitap kaç sayfa olursa olsun, ister 50 ister 500, böyle yapılırdı. Bu hattatların işlerinin ellerinden alınma korkusu, matbaanın Osmanlı’ya gelmesini geciktirdiğini düşünüyorum. Çünkü Osmanlı’da ekmek parasıyla oynamak büyük bir ayıp ve günahtı. Dolayısıyla bu gecikmeye neden dini bağnazlık değil, tamamen ekonomik sistem, loncaların sistem içindeki güçlü yerleridir.  ---- Reha Çamuroğlu (Tarihçi - Yazar)  MİLLİYET. GAZETESİ
    
Matbaanın gecikmesine asıl neden, mesleksiz toplum oluşumuz, endüstri devrimi yapamamış olmamızdır. Anadilinin yazma ve okuma boyutuyla ilgilenmeyen bir toplumda, matbaanın gecikmesi normaldir. Soruları şöyle sormak lazım: İstanbul’u almayı mı, matbaayı icat etmeyi mi tercih edersiniz? Ne gecikmedi ki Türkiye’ye gelmekte? Türkiye’de 7 bin 250 kişiye bir kitap düşüyor. Japonya’da 1000 kişiye, 1000 kitap; iki kişiye bir gazete düşüyor. Biz 20 kişiye bir gazete düşüyor. Parlamentodan geçmiş kaç siyaset adamı, anılarını yazmıştır? Parlamenterler kaç kelimeyle Türkçe konuşuyorlar? Bugün oturup matbaanın gecikmesine neden olarak loncaları, iktisadi sistemleri gösterip, kendi tarihinin dalkavukluğunu yapmak yerine, senteze gitmek gerek. Biz ve onlar ayrımından vazgeçmek gerekir. --
Çetin Altan (Gazeteci - Yazar)  MİLLİYET. GAZETESİ
    Bizim kültürümüzde insanların tek başına yaşama alışkanlığı yok. Beraber okuyoruz, beraber tartışıyoruz. Osmanlı Dönemi’nde mesela İsmail Saib Efendi’nin, Beyazıt Kütüphanesi’ndeki seminerleri ki, ulema meclislerinin en üst düzeyidir, buna en tipik örnektir. O dönemde Osmanlı’da bilinenin aksine çok az sayıda el yazması var.Bu yüzden tarih ve edebiyat konularında kitap için, matbaaya talep yok. Kitap okunmuyor. Oysa matbaanın icat edildiği toplumlara baktığımızda, yüzlerce gazetenin çıktığını ve okunduğunu görüyoruz. El yazması yüzlerce gazete çıkıyor. Ve matbaa bir ihtiyaç sonucu icat ediliyor. Yalnız kalamadığımız ve okuma gibi bir alışkanlığımız olmadığı için toplum olarak, bizim o dönem matbaa talebimiz yok. Okuma yazma eğitiminin miktarında 14. asırdan itibaren düşüklük var. Niyazi Berkes’inki laf değil. Matbaanın gecikmesine asıl neden, matbaaya gereksinim duymayan okuma yazama oranı düşük toplumdur. ... --- Prof. İlber Ortaylı  (Tarihçi - Yazar)  
 
 

   * Matbaanın geç gelmesiyle, Müslümanlığın hiçbir ilgisi yoktur. Yeni keşfedilen bir aletin hemen bütün dünyaya yayılması nasıl beklenebilir? Bir alet, önce defalarca tecrübe edilir, eksiklikleri tespit edilip giderilir, sonra ilk olarak keşfedildiği ülkede yaygınlaşır, daha sonra zamanla, diğer ülkelerde yayılır. 
     Mesela televizyon 1920’li yıllarda keşfedilmiş ve ilk TV yayınları İngiltere’de yapılmıştır. Türkiye’de ise, ilk televizyon yayını 1968’de başlamıştır. Bu dönemde Türkiye, Cumhuriyet ile idare ediliyordu. Buna rağmen, yarım asırlık bir gecikme olmuştur ki, o tarih için, teknolojinin ilerlediği bir dönemde, hiç de küçümsenecek bir gecikme değildir. Demek ki, suçu Müslümanlığa bulmak, çok yanlış olur. Hıristiyan profesörün maksadı matbaanın geç gelmesi değil, bir bahane bulup Müslümanlığı kötülemektir.
Matbaacılığın Türkiye’ye gelmesinin gecikmesine, kitaplar matbaa ile basıldığı takdirde işsiz kalacaklarından korkan kitap müstensihleri, yani para karşılığında kitap yazanlar da sebep olmuştur. Bunlar, matbaanın Türkiye’ye gelmemesi için çeşitli propagandalar yapmışlar, divitlerini bir tabuta koyarak, Bab-ı âli’ye kadar yürümüşlerdir. Hatta, bazı cahillerden faydalanarak, bunların, (Matbaacılık İslamiyet’e aykırıdır) şeklinde konuşmalarını sağlamışlardır. Bu kimselerin, İslamiyet’i şahsi menfaatlerine alet etmek istediklerini gören Osmanlı Padişahı Sultan Üçüncü Ahmed Han, sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın da yardımı ile, bu işi halletmek için, İslam dininin en büyük reisi olan Şeyh-ül-İslam’dan matbaacılık hakkında bir fetva istemiştir. O zamanki Şeyh-ül-İslam Abdullah Efendi tarafından verilen fetvada, (İlim, fen ve ahlak kitaplarını, matbaada, az zamanda ve kolaylıkla çok kitap basmak, faydalı kitapların ucuz elde edilmelerine ve her yere yayılmalarına sebep olacağı için, matbaa yapılması caiz ve güzeldir) denilmiştir (Behcet-ül-Fetava, Sh: 262).

    O zaman, buna mani olanlar olsa bile, suçu, mani olanlara mı, yoksa Müslümanlığa mı yüklemek gerekir? Daha sonra Anadolu’ya matbaa girdiğine göre, Müslümanlığa suç bulmak çok yanlıştır, kasıtlıdır.
  
Matbaa 1447’de keşfedilmiş ve Türkiye’de ise bu tarihten yaklaşık 200 sene sonra kullanılmaya başlanmıştır. O tarihte haberleşme ve ulaşım vasıtalarının ne kadar zayıf olduğu ve yukarıda bildirilen diğer sebep de düşünülürse, bu gecikmenin İslamiyet ile hiç ilgisinin olmadığı anlaşılır.
      Matbaanın bilime elbette katkısı vardır; fakat matbaa ile bilim arasında direkt bir bağlantı kurmak da doğru olmaz. Matbaa keşfedilmeden önce de, birçok keşifler yapılmıştır. Şu anda matbaa her yerde kullanıldığı, hatta diğer haberleşme ve ulaşım vasıtaları da hızla geliştiği halde teknolojide geri kalmış birçok ülke vardır. Bütün bunlar gösteriyor ki, (Matbaa, Anadolu o zaman Müslüman olduğu için Türkiye’ye geç geldi) demenin de, (Matbaanın geç gelmesi geri kalmamıza sebep oldu) demenin de kasıtlı bir suçlama olduğu meydandadır.  
   *
   Zannedildiğinin aksine ulema, bu ve benzeri pek çok yeniliğin girmesinde engelleyici değil, teşvik edici bir rol oynamış ve toplum bünyesinden (loncalar gibi) gelebilecek farklı tepkilerin önünü alıp yumuşatma vazifesi görmüştür. Esasen Müteferrika da ulemadan değil, halkın tepkisinden çekinmiş ve fetva alarak bu tepkiye karşı bir kalkan yapmak istemiştir.
     Dolayısıyla, ne Şeyhülislâm ve din adamları, ne de pâdişah yasaklayıcı ve engelleyici bir mevkide yer almamıştır. Müteferrika’nın fetva istediği dilekçe, “Biz tefsir, kelâm ve fıkıh kitapları dışındakileri basmak istiyoruz” şeklinde gelince; fetva ve ferman da ona göre çıkmıştır; yoksa herhangi bir yasaklama kesinlikle mevzu bahis olamaz.
     Son tahlilde matbaanın geç gelmesi katiyen dinî bir mesele değildir ve bu mesele, teknik, ekonomik ve siyasî problemlerimizden ayrı ele alınamayacağı gibi, toplumsal karakterimize ilişkin kökleri de göz ardı edilemez.
    Bu hususta en geniş ve isabetli tespitleri Osmanlı Tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa yapmıştır: “Matbaa yeni bulunmuş bir gezegen gibidir. Bunun ışığı Şarka oldukça geç ulaşmıştır. Çünkü vakit ve hâl; yani dönemin şartları bunu gerektirmiştir. O dönemde matbaa henüz Avrupa’da bile tam olarak kabul görmüş değildi. Hem zaten o zamanlar, Avrupalılar ile pek içli dışlı; ilişkilerimiz yeterince kuvvetli değildi.”

   
 
   
 * Osmanlıda matbaanın geç kurulmasının sebebi dini olarak gösterilse de aslında teknik, ekonomik ve siyasal nedenlerin bir birleşiminin ürünüdür. Matbaa kurmak bir teknik iştir. Gutenberg’in icadının ardından Avrupa ülkeleri teknik bilgi almak için adamlarını görevlendirip ülkelerini bu tekniği kazandırmaya çalışırken Osmanlı bu konuda ilgisiz kalmıştır. Matbaayı kuran Müteferrika’nın matbaa tekniği konusunda bilgi sahibi olması ve ortağı Sait Efendi’nin baba tarafından Avrupa teknik ve kültürel gelişmelere yakın olması göz ardı edilmemelidir. Tabi tek sorun matbaa teknik yapının hazırlaması değildi. Mesela Osmanlı da kağıt fabrikası bulunmamaktaydı. Hatta ilk kâğıt fabrikası Müteferrika tarafından Yalova’da kurulmuştur.  Doğal olarak burada çalışacak ustaların dışarıdan getirilmesi ve yerli isçi sınıfının oluşması bir süreçtir. Doğal olarak Osmanlıdaki loncalarda matbaanın geç gelişinde etkili olmuş. Matbaanın gelişini yavaşlatan sebeplerden biri olan yapısal sorun matbaanın yavaş gelişmesinin de sebebi olmaya devam etmiştir.
   
 Ancak tekrar vurgulamak gerekir ki Osmanlı matbaa ya karşı değildir. Yukarıda da belirtildiği üzere zaten Müslüman olmayan vatandaşları tarafından kurulup kitap basımı yapılmaktaydı.  Ayrıca Avrupalı tüccarların matbaada basılan kitapları Osmanlı Devleti sınırları dahilinde satışına izin verildiğine dair 1588 yılında İstanbul’da yazılan Sultan Üçüncü Murad’ın fermanı Osmanlı’nın matbaaya karşı olmadığını açık bir surette göstermektedir. Bu ferman İslam bilgini Nasiruddin Tusi’nin (1201–1273–74) Tahrîru Usûlü’l-Hendese isimli geometriye dair eserinin baş tarafına basılmıştır. Temel sorun matbaanın Osmanlı da beklenen bir şey olmamasında yatabilir. Bekleyeni olmayan otobüs durağa erken de gelse geç de gelse anlamı olmayacaktır. İşin ilginci matbaanın bir ihtiyaç olmamasıdır.  
  
Şimdi, matbaanın gecikmesi bahanesiyle Osmanlıyı “ilim ve teknolojiye kapılarını kapatmış, okuma-yazma bilmeyen cahil bir kuru kalabalık” şeklinde göstermeye kalkışanlara birkaç sorum var:
   
Matbaa gelmeden önce Osmanlı’da kitap yazılmıyor muydu? 
  
Matbaa geldikten bu yana (1727 Temmuz başlan) 278 sene geçti. Bu süre zarfında bilimsel ve teknolojik seviyemiz nereye yükseldi? Gazete, dergi, kitap satışları ne durumda?
     Matbaadan önce de Avrupa’da pek çok Türkçe kitap basılıp Osmanlı Devleti’nde serbestçe satılıyordu, ama fazla ilgi görmüyordu. Ancak bu ilgisizliğin sebebi kitap düşmanlığı değil, kitap bolluğuydu. Sadece İstanbul’da doksan bin kâtip (Comte de Marsigli’nin verdiği rakam) durmadan kitap yazıyordu.
    Osmanoğulları o kadar kitaba dosttular ki Avrupa’da yayınlanan önemli eserler hızla Türkiye’ye getiriliyor, üstelik bunlar padişah huzurunda okunuyordu.
    Osmanlılarda bunlar olurken, Avrupa’da bırakınız halkı, asilzadeler arasında bile okuma-yazma bilenlerin oranı yüzde on, on beşi geçmezdi. Ünlü manastırlardaki rahiplerin çoğu da okuma-yazma bilmezdi.
    Osmanlı, kendisi gibi inanmayanlara hak ve adalet dağıtırken de Avrupa mezhep farkı yüzünden Ortodokslara, Katolikleıe ve eline fırsat geçtikçe Yahudilere eziyet ediyordu.
    Bu zulmü örneklemeye ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Sadece 1492’den sonra İspanya’da Müslümanlara ve Yahudilere yaptıklarını hatırlamak yeterlidir (  Yavuz Bahadıroğlu -- Osmanlı Demokrasisinden Türkiye Cumhuriyetine ).
   
    *  Osmanlıların geri kalmasını, çokları matbaanın geç gelmesine; bunu da bağnazlığa bağlar. Hâlbuki Osmanlı ülkesinde ilk matbaa Avrupa ile beraberdir. Ama rağbet görmemiştir. Neden mi? 
     
Osmanlılar matbaayı evvelden beri biliyordu. Nitekim Evliya Çelebi, Viyana’da gördüğü “basmahane”den bildik bir şey gibi bahseder. Arab harfleri ile ilk kitap 1514’de İtalya’nın Fano kasabasında basıldı. Venedik, Roma ve Viyana’da da Arapça ve Farsça kitaplar basılırdı. Bunlar daha çok tüccar ve misyonerlerin işine yarayacak cinstendi. XV. asırda İstanbul’da “basmahane” adıyla matbaalar vardı. Fakat bunları Rum, Ermeni ve Yahudiler işletir; kendi dillerinde kitaplar basardı.
     1493’te Selânik’te Yahudi matbaası vardı. Ermeniler, İtalya’da matbaacılık öğrenip, 1567’de İstanbul’da matbaa açtı. Sonra 1627’de ilk Rum matbaası kuruldu; ilk bastığı eser de, Yahudiler aleyhine bir risaleydi. Sultan III. Murad’ın, Avrupa’da basılan Arapça, Farsça ve Türkçe kitapların, Osmanlı ülkesinde serbestçe satılmasına izin veren 1587 tarihli bir fermanı vardır.

      
Gavur İcadı mı?
   
Türkler matbaada basılmış kitaba rağbet etmez; el yazısını yeğlerdi. Basma kitaplarda, el yazısı kitaplardaki sanat ve zarafetten eser yoktu. Estetiğe düşkün Osmanlı münevverleri, zarif el yazısıyla yazılmış, mürekkebi parlayan, kenarı tezhib edilmiş, cildine özenilmiş kitaplardan zevk alırdı. Kitap okumak yalnız bir ihtiyaç değil, bir keyifti. Zaten bol mikdarda ve gayet seri şekilde kitap çoğaltan hayli hattat vardı. Bunlar işsiz kalabilirdi. Üstelik kitaba düşkün belli bir zümre idi. Bugün de öyledir.
    Müslümanlara ait ilk matbaa, Osmanlı sanayi inkılâbının başladığı Lale Devri’nde 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından açıldı. New York’taki matbaa ile arasında 36 sene vardır. Paris elçiliğinden dönen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin yanında kâtib olarak götürdüğü oğlu Said Efendi, Paris’teki matbaaya hayran olmuştu. Dönüşte bunun benzerini kurmak üzere Macar muhtedisi İbrahim Ağa’yı seçti. İbrahim Ağa, sadrazama Teshilü’t-Tıbaa adlı bir layiha vererek, Endülüs ve sair facialarda nice İslâm eserinin zâyi olduğunu; büyük kitapları hatasız kopya edecek hattat kalmadığını beyan etti ve matbaanın faydalarını anlattı: Mühim kitapların teksiri herkes için faydalıdır. Kitapların ve içindeki bilgilerin yayılmasına sebep olur. Yazıları okunaklıdır, sudan tesir görmez. Basmacılık kârlı bir sanattır. Bir cild yazana kadar, binlerce kitap elde edilir ve kitap ucuzlar. Kitabın başına ve sonuna fihrist konup aranan şeyin kolayca bulunması mümkün olur. Taşralarda da kitaba ulamak mümkün olur. Kütüphaneler kurularak, medreselere destek temin edilir; böylece ilim tahsil edenlerin sayısı artar. İslâmiyetin yayılmasına hizmet eder. Avrupalıların, kıymetini anlayıp bastırdığı Arapça ve Farsça kitaplar hatalarla doludur, bu engellenmiş olur. Matbaa, devletin şerefini arttırır.
     Zamanın Şeyhülislâmı Yenişehirli Abdullah Rumî Efendi’ye “Basma sanatında maharet iddia eden Zeyd, lügat, mantık, hikmet, heyet (astronomi) ve bunların emsâli âlet ilimlerine dair telif olunan kitaplarının harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, kâğıtların üzerine basarak, bunların benzerlerini elde ederim dese, Zeyd’in böyle kitap basmasına şer’en izin verilir mi?” diye soruldu. Şeyhülislâm şöyle fetvâ verdi: “Kitap basma san’atını iyi bilen kimseler, bir kitabın harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, şeriat bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitabı tashih etmelidir. Tashih ettikten sonra basılırsa, güzel bir iş olur”. Öteden beri bizde söylenen “Avrupa’da matbaa bulunup, kitaplar basılırken, bizdeki din adamları matbaa günâhtır, gavur icadıdır diyerek engellediler. Yıllarca geri kalmamıza sebep oldular” sloganının gerçeği budur.
 
     
Hokka-Kalem Tabutta
    * Sadrazam projeyi beğendi. Temmuz 1727’de Sultan III. Ahmed’den din dışı kitapların basılmasına müsaade eden bir ferman aldı. Sait Efendi ile İbrahim Müteferrika bir müdârebe (emek-sermaye) şirketi kurup, ilk matbaayı İbrahim Ağa’nın Selimiye semtinde Harem iskelesindeki konağında açtılar. Dört tane de ilim sahibi musahhihleri vardı. Aralık 1727’de basılan ilk kitap Vankulu adlı 2 cild Arapça-Türkçe lügat kitabıdır. Cevherî’nin Sıhâhu’l-Cevherî kitabının Medine Kâdısı Mehmed Efendi tarafından yapılmış bir tercümesidir. 1. Cild 666, 2. Cild 756 büyük sayfadır. 18 puntoluk harflerle 1000 nüsha basılmıştır. Yalnızca ilk matbaacı değil, aynı zamanda ilk yayıncı olan İbrahim Ağa, matbaanın kuruluşundan vefatına kadar (1726-1745) bastığı eserlerin hepsi iki harita ve 21 cild kitaptır. O zamanki toplam fiyatı 1200 kuruş olan bu kitaplar, İstanbul Üniversitesi Umumi Kütüphanesi’ndedir. Matbaanın birkaç klişesi ise Maarif Matbaası’ndadır.
   
Hattatların hokka-kalemlerini bir tabuta koyup Bâbıâli’ye protesto yürüyüşü yaptığı; bu sebeple dinî kitapların yazılma işinin yine hattatlara tahsis edildiği anlatılır. O yıllarda İstanbul’da bulunan Baron dö Tott, matbaanın alâkasızlıktan kapandığını söyler. Bu rivayete dört elle sarılan oryantalistler de Osmanlılara veryansın eder. Hâlbuki harb sebebiyle bir müddet kapalı kalmış; sonra ilk fırsatta tekrar faaliyete geçmiştir.
     Said Efendi, birkaç sene sonra sadrazam olup, meşguliyeti artınca, matbaayı ortağına bıraktı. Basmacı İbrahim Ağa 1742’de vefat ettikten sonra, matbaayı, bir din adamı olan, damadı ve kalfası Kadı İbrahim Efendi idare etti. Rus harbini müteakip 1783’te tarihçi Râşid ve Vâsıf efendiler, Fransız sefaretinin yüksek bir fiyatla almak istediğini duyunca, ecnebi ele geçmesin diye matbaayı satın aldılar. Fransızca kitap bile bastılar. Giderek köhneleşen ve harfleri kullanılmaz hâle gelen Müteferrika Matbaası, 1798’de faaliyetini tatil etti. Bunun üzerine devlet, Mühendishane, Üsküdar (Dârüttıbaa) ve Takvimhane-i Âmire adında üç matbaa kurdu. Bunlar sonra Devlet (Maarif) Matbaası’na dönüştü. Sultan II. Mahmud devrinde dinî kitapların basılmasına da izin verildi.
      İbrahim Müteferrika (1674-1745) Macaristan’da Koloşvarlıdır. Kalvenist papaz mektebinde okurken, 1690’da esir edildi. 18 yaşında İstanbul’da köle pazarında satıldı. Müslüman olup hürriyetini kazandı. Yazdığı Risâle-i İslâmiyye adında Müslümanlığın üstünlüklerini anlatan kitabını Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya takdim ederek takdirini kazandı. Padişahın hususi hizmetine bakan müteferrikalardan biri oldu. Diplomatik tercümanlık yaptı. Çok zeki, bilgili ve müteşebbis bir şahsiyetti. Kabri Okmeydanı’nda iken, cumhuriyet devrinde Tünel başındaki Mevlevihane’ye nakledilmiştir.

                      Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ
  
 

   
  
  
 ** ** ** **
    

    * Matbaa Geldi de Ne Oldu?
   
*  Matbaa geldi de ne oldu? Çünkü matbaanın geç gelmesinin bizim geri kalmamıza sebep olduğunu söyleyenler, şöyle bir varsayımdan yola çıkıyorlar: Gelseydi her şey değişecekti. Peki, geldi; 1727’de ilk kitabın basımına başlandı. Ve Müteferrika matbaası 16-17 tane kitap bastı. Altı üstü bu kadar. [ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı.] Ama İbrahim Müteferrika öldüğü zaman terekesinden yüzlerce cilt satılmamış kitap çıktı. Şimdi bu neyi gösteriyor?
   "
Matbaanın gecikmesi aydınlanmamızı engelledi." diyenler öyle sanal bir tablo çiziyorlar ki, sanki Osmanlı’da insanlar okumak için yeri göğü inletiyorlardı, matbaa gelince insanlar önünde kuyruk olacaktı, binlerce kitap basılacak ve kapış kapış satın alınacak ve okunacaktı. Yok böyle bir şey. İbrahim Müteferrika bastı kitapları ve satamadı. Padişah III. Ahmed’den sübvansiyon, yani destek istedi. Padişah da belli bir kısmını karşıladı. Çünkü kuralları bozup lonca sisteminin içinde “gedik” açmışlar adam işini görebilsin diye; yani devlet matbaayı desteklemiş. Buna rağmen Müteferrika iflas etmiş. Şimdi Müteferrika Matbaasının iflas ettiğini kimse söylemiyor ama matbaanın geç geldiğini söylemeyen yok. Onun için yukarıda sorduğum ‘Matbaa geldi de ne oldu?’ sorusu çok önemli.
   Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok.
    * 
   
TOPLUMUN TALEBİ YOK
    *  Türkiye'ye matbaanın gelişi ele alınırken toplumsal talebin ve altyapının ne ölçüde olduğunun iyice incelenmesi ve bunun gecikmeye ne kadar tesir ettiğinin belirlenmesi, bu konuyu daha iyi açıklar. Yoksa matbaanın açılmasına, üzerinde düşünülme hiçbir zaman olmamış 90 bin hattatın veya Müslümanlığın engel olduğunun iddia edilmesi bu konuyu izah etmediği gibi, boş tartışmalara sebep oluyor.
     Bence matbaa, Türkiye'ye okumayı sevmediğimizden geç geldi. Geldikten sonra da okumaya yine ısınamadık. Günümüzde bile kitapla aramız iyi değil.

  **  ** ** ** **
  
    
MEHAZLAR :
  
 1. Yahudilik ve Masonluk . Sh : 293
 
 2. A.g.e.  Sh: 294
  
3. İslâm ve Kimya . Sh : 038-039
 
 4. Se’âdet-i Ebediyye .  Sh : 514-515
  
5. Yeni Rehber Ansiklopedisi .  C:13. Sh : 282 - 285
  
6. Yahudilik ve Masonluk . Sh : 295 - 296
  
7.
Matbaacılık ve Basım Süreci 
 
 8. Bilinmeyen Osmanlı . Sh : 212, 214
  
9.
Yüz İcat ve Olayda Dünya Tarihi
  10.
www.dinimizislam.com
 
11. Tarihi Hakikatler , İ. Hami DANİŞMEND
 
12. Merak Ettiklerimiz , Mehmet Dikmen -Cihan Yayınları
  
13. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi 
  
14. http://www.mustafaarmagan.com.tr
  15.
 https://www.kavacikdijitalmatbaa.com

  16. Yavuz Bahadıroğlu -- Osmanlı Demokrasisinden Türkiye Cumhuriyetine

  17.  Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci – Türkiye Gazetesi

 
18.  İsmail Çolak - Matbaa Osmanlı’da Gecikti mi? - ZAFER BİLİM ARAŞTIRMA KÜLTÜR SANAT DERGİSİ

  
**  
  
**  
  
**  

*** *** ***

TelePhone & WhatsApp :

+90 535 390 1972

E-Mail :

altuntopnet@gmail.com

Adress :

BUCA / İZMİR