Abdülhakim ALTUNTOP -- İSLAM ve BİLİM

TEKNOLOJİ ve İSLÂM

-----------------

tekno-islam

...........

  **   Teknoloji kavramı Latince bir kavramdır. Adı üzerinde kavram, sonuçta kökeni ne olursa olsun kavramlara farklı manalar yüklenebiliyor. Tabii bizi daha çok ilgilendiren husus tekniğin Allah’ın (c.c) Sânî sıfatına karşılık gelmesidir. Zira Allah’ın Sânî sıfatının lügat manası yaratan, ortaya sanat ve şaheser koyan demektir.
Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; ilk yaratılıştan bugüne gelmiş geçmiş tüm insan toplulukları Allah’ın Sâni sıfatının bir tecellisi olarak yaşadığı şartlara uygun teknoloji becerisi ortaya sergileyebilmişlerdir. Her ne kadar modernlik tanımı şu yaşadığımız çağa özgüymüşçesine yapılsa da kazın ayağı hiçte öyle değil, insan dünde moderndi bugün de. Sadece tek fark var, o da dünden bugüne gelen teknik donanım birikime ilave tekno donanım eklenmiş olmasıdır. Sonuçta teknolojiyi oluşturan her bir keşif unsur tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı halka unsurlardır. Dolayısıyla her bir halkayı birbirinden ayırıp şu ilkeldir şu moderndir demek doğru olmaz. İşte görüyorsunuz dün at arabası süren insan bugün otomobil sürmekte, yani dün at arabası modern bir araçtı bugünse değişik türden otomobiller moderndir. Gerçek manada modernlik dünü bugüne bugünü yarına bağlayıp geleceğe taşımaktır. Kelimenin tam anlamıyla kökü mazide âtì olabilmektir. Zaten insanoğlu yaratılışında Allah’ın Sânî sıfatının tecellinin yüzü suyu hürmetine dünyaya adım attığı günden beri her adımına yeni keşifler yeni inkişaflar katarak bugünlere gelebilmiştir. O halde daha neyin davasını güdüyoruz ki. Hem kaldı ki insan yaratılışındaki fıtratına uygun olarak ömür boyu atacağı her adım kendisine bir önceki attığı adımın aynısı gibi gelir de. Çünkü teknik manada kökümüz Allah’ın Sâni sıfatının tecellisiyle kodlandığı için her bir keşif bize aynısı gelmesi gayet tabii bir durumdur. Tıpkı bu ilk çekildiğimiz fotoğrafımıza baktığımızda sanki yeni fotoğrafımız algılayışımızda olduğu gibi bir durumdur bu. Bir başka ifadeyle bugünkü halimiz tıpkı Âdem’in yaratılışında ilkinki gibi hem orijinal halimiz hem de ilk yaratılışımızda ki modern halimizi ifade eden fotoğraf karelerimizdir. Nitekim insanoğlu teknoloji de yakaladığı bugünkü seviyesini yaratılış kodlarındaki orijinal teknik donanımına borçludur. İşte bu gerçeklerden hareketle:
    - Oswald Spengler; “Mekânda kıpırdamaya başlayan, her şey hayat kadar eskidir” der. 
    - Arnold Joseph Toynbee; “Tabiat insana ramiden hile” der.
    - Gandhi ise; “Diş temizlemek için kullanılan kürdan bile bir teknik, bir makinedir’ der.
    İşte her üç söylemden çıkaracağımız anlam şudur ki; teknik deyince sadece günümüzde kullanılan modern araçlar akla gelmemeli, geçmişte kullanılan alet adavet her ne araç varsa onlarda kendi çağının modern teknolojik araç ve gereçleriydi. Dolayısıyla bugüne kadar keşfedilmiş her ne varsa hepsini bir bütün olarak teknolojik keşif olarak addetmeli. Ne de olsa kök aynı, bu yüzden birini diğerinden ayırarak biri modern diğeri modern dışıdır diyemeyiz. Kaldı ki Kur’an-ı Muciz’ül Beyan geçmişte bazı kavimlerin sahip oldukları teknik donanımlarından bahsettiği gibi Allah’ın bahşettiği bu teknik donanımlara, yani maddi ve manevi nimetlere nankörlük ettiklerinde de o nimetlerin ellerinden alınıp helak olduklarını da beyan buyurur. Nitekim Ad ve Semud kavminim başına gelenler bunun en tipik misallerini teşkil eder. O halde bize düşen Kur’an’da mucizevî bir şekilde anlatılan her bir Peygamber kıssasından ders çıkarıp Allah’ın kullarına lütfu tüm maddi ve manevi nimetleri kendimizden bilmeyip Allah’tan bilip teknik donanımımıza donamım katmak olmalıdır. Zira Yüce Allah yarattığı tüm nimetleri kulunun üzerinde görmeyi diler. 
    Anlaşılan o ki, dünden bugüne keşfedilen her şeyin bir maddi boyutu var bir de manevi. Nitekim Hz. Nuh’un gemisi hem manevi boyutuyla inananlar için bir kurtuluş gemisi hem de maddi boyutuyla gemi teknolojimizdir. Keza Hz. Süleyman (a.s.)'ın Belkıs’ın tâ Yemen’deki tahtını adeta ışık hızına meydan okurcasına göz açıp kapayıncaya dek Kudüs’e getirtmesi yine inananlar için hem mucizevî hem de teknolojik bir hadisedir. Hakeza Hz. Musa (a.s)’ın asasını taşa vurmasıyla birlikte 12 ayrı pınardan su fışkırması da sondaj teknolojinin kaynağı bir mucizevî hadisedir. İşte görüyorsunuz her bir Peygamber mucizesi bize gösteriyor ki, geçmişteki kavimlerde teknolojiyle hemhaldılar. Kelimenin tam anlamıyla teknoloji bugüne has değil her devir için geçerli olgudur. İlla bir farktan söz edeceksek teknolojinin sadece biçim değiştirmiş olmasından ancak söz edebiliriz.
    Peki, her şey iyi hoşta teknolojiyi sadece Peygamber kıssalarında mı görebiliyoruz? Ecdadımızın tarihinde de görebiliyoruz elbet. Mesela Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’un fethi öncesinden hazırladığı topların bizatihi balistik muayenelerini kendisinin yapmış olması teknolojiyle hemhal olduğumuzun göstergesidir. Amma velâkin gün gelmiş bir bakıyorsun bilim ve teknoloji zihniyetinden uzak minareyi bidat sayan bir dönemimizde olmuş. Yetmemiş Resulullah (s.a.v)’ın “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” diye beyan buyurduğu hadis-i şerifini ticarete fesat karışacağı endişesiyle ticaretten uzak kalmayı kendimize reva görmüşüz. Düşünsenize Kanuni devrinde kısa bir süre Şeyhülislamlık yapmış Kınalızade Ali Efendi gibi bir zat bu şekilde beyanda bulunursa elbette ki o yükseliş çağımızdan düşüş çağımıza geçmemize şaşmamak gerekir. Ki, minareyi bidat sayan zihniyet ileri ki çağlarımızda fabrika bacalarının yükselişine de aynı gözle bakacaktır. Keza ticaretten uzak durmayı öğütleyen zihniyet tarihin ileri ki evrelerinde ekonominin dümenini bir avuç azınlığın eline teslim etmekten imtina etmez de. Neyse ki geçmişten bir nebze olsun ders alınmış olsa gerek ki artık eskisi kadar minareye bidat sayan bir zihniyet, ticareti hor görüp boşlayan bir zümrede pek kalmadı gibi.. Geçte olsa geldiğimiz noktada sanayi, ekonomi ve bilginin gücünü idrak eder hale geldik diyebiliriz. Nasıl idrak eder hale gelmeyelim ki, Özal’ın 12 Eylül sonrası başlattığı kapalı ekonomiden dışa açık serbest piyasa ekonomisine geçiş hamlesiyle birlikte topyekûn milletimizin gözünün ve ufkunun açılmasına yetmiştir. Gerçekten Özal’ın başlattığı reformlar Türkiye’ye ufuk açmıştır. Eski kalıplaşmış anlayışların yerini köklerinden ilham alan ve geleceğe de kanat çırpan yeni anlayış hâkim olmuştur. Artık İstanbul’da finans kurma girişimleri meyve verip uluslar arası boyuta taşındığı gibi Orta Asya’da, Afrika da, Avrupa'da ve dünyanın hemen her tarafında ihracat alanında rekorlar kırabiliyoruz da. İşte bu ve buna benzer tüm hamleleri sevindirici gelişme olarak telakki ediyoruz. Her şeyden daha mühim hadise Türkiye’nin üzerine karabasan gibi çöken statükocu zihniyetten kurtulup değişime yelken açıyor olmamızdır. Derken en nihayetinde Ankara’da makamında çivili kalaraktan oturmakla dış dünyadan bihaber anlayışla teknolojik hamleler gerçekleştirilemeyeceğini idrak etmiş olduk, bu bile bizim için kârdır elbet.
    Şu bir gerçek, İslam’ı sadece ibadet boyutta telakki ederekten teknolojiye gözleri kapama devirleri artık çok gerilerde kaldı. Minareyi inşa eden ruhla fabrika bacasını tüttüren ruh aynı gönül dünyamızda birleşmiş durumda. Hakeza atın üzerinde cepheden cepheye kılıç sallayan Gazi alperen akıncı güçlerimizle, kendi milli İHA vr SİHA’larımızla sınırlarımızın ötesinde Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı, Bahar Kalkan harekâtı ve Kıran operasyonlarıyla emperyal güçler ve onun güdümündeki maşalara dünyayı dar eden Mehmetçik güçlerimizde aynı gönül dünyamızın ruh ikizi güçlerimizdir. Anlaşılan o ki, okul ve camiyi inşa eden her iki ruh bir arada olduğu müddetçe, hiç kuşkunuz olmasın aydınlık yarınlar bizim olacaktır. İyi ki de Batıda buharlı makinenin keşfiyle birlikte endüstriyel devrimle yüzleşmişiz, aksi halde el sanatları ya da el tezgâhlarımızla nereye kadar varabilirdik ki. Görülen o ki, teknolojiden boşa çekinmişiz, sanıldığın aksine makine sanayi işsizlik doğurmamış, bilakis istihdama çare olmuş da. Makine sanayinin akabinde teknokrat kadroların çoğalmasını beraberinde getirmiştir. Böylece bilgi çağında bilgiyi yönetebilecek ruhta idarecileri iş başına getirmeyi tercih eder olduk. Öyle ya, bizim ne işimiz var Yemen’de, ne işimiz var Suriye’de, ne işimiz var Irak’ta, ne işimiz var Libya’da diyen statükocu zihniyete sahip idarecilerle nasıl bir arpa boyu yol alabiliriz ki. 
    Malumunuz bir zamanlar biz neden geri kaldık sorusu gündemimizden hiç düşmeyen sürekli zihnimizi meşgul eden baş gündem sorularımızdan bir soruydu. Öyle ki böylesi bir soru karşısında kimimiz Osmanlı’nın Viyana’dan geri çekilişine bağlardı, kimimiz tüm kabahati Medrese’ye yüklerdi, kimimiz de değerlerimizi yitirmişliğimize bağlayarak geri kalmışlığımızı dile getirirdik hep. Oysa geri kalışımız tek bir sebebe bağlamak objektif kriterlerden uzak bir değerlendirmeydi. Tek bir sebeple objektif değerlendirme olmadığı şundan besbelliydi ki Viyana’dan çekilmeyi kahramansızlık addedip Plevne mücadeleyi kahramanlaştırmak gibi altında sığ bir mantık yatmaktaydı. Bakınız gerek Viyana olsun, gerekse Plevne olsun hiç fark etmez, her iki savaşta da gazi ve şehit olmuş nice neferlerimiz aynı kahramanlık ruh mizacına sahiptiler, sonuçta her iki gazada da yenilgi vardır, her ikisinde yenilsek bile cenk edenler aynı kahramanlık ruh seciyesine sahip neferlerimizdi. Tabii Balkan savaşlarındaki kayıplarımızda ki kahramanlık halet-i ruhiye halimizde buna dâhildir. Madem kahramanlık halet-i ruh seciyemizde bir değişiklik yok, o halde şimdi tamda bu noktada sormak lazım bu savaşlardaki değişen ne vardı ki, birini yüceltirken diğerini hafife alma lüksünü kendimizde görebildik. Oysa yukarıda örneğini verdiğimiz her iki tarihi hadiseyi de kahramanlık ya da kahramansızlık ekseninde öyle basit bir şekilde açıklanacak kadar kolay hadiseler değildir elbet. Bikere her iki savaşında kendi içinde sosyolojik, kültürel, ekonomik ve askeri bağlamda çok yönlü izaha muhtaç yönleri söz konusudur. Dolayısıyla tarihte yaşanan hadiseleri ve gazaları analiz ederken, meseleye sadece sırf kahramanlık boyutundan bakmak yetmez, objektif tarihi analiz bakış açısı da ortaya koymak gerekir. Hele bilhassa tarihi ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri vs. tüm boyutlarıyla bütüncül olarak değerlendirmeksizin tek bir sebeple tek bir boyutuyla izah etmeye kalkışmak akla ziyan bir durum olur. Şayet tarihi hadiselere çok yönlü bütüncül bakamazsak Viyana kapılarından dönüşümüze üzülsek ne üzülmesek ne, ya da tam aksine Plevne savunmasının kahramanlığıyla övünsek ne, övünmesek ne. Tüm bu ağlayışlar, hayıflanmalar ve övünüşler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Kaldı ki tarihte yaşanan hadiseler herkesin arzusuna göre gelişim kaydetmez. Hadi diyelim tarihe bakışımız da analitik tarihi bilinci yakalayamadık bari hiç olmazsa coğrafi bakımdan bizim gibi bir doğu ülkesi olan Japonya’nın tarihine sadakatinden ders alabilseydik bu bile bakış açımızı değiştirmeye yeterdi elbet. Bakınız Japonlar tarihinin hiçbir döneminde ne imparatorlarına tazim ve kusurda bulunmuşlar ne de milli kültürlerinden taviz vermişlerdir. Nasıl mı? İşte görüyorsunuz gelinen noktada Japonlar kendi tarihi 51 şekilden ibaret hiyeroglif alfabesiyle tüm resmi yazışmalarını bir bakıyorsun bu günün dünyasında da sürdürmekteler hala. Peki ya biz? Malum bizde fıtratımıza ters düşen beynin sol lobunun ürettiği soldan sağa yazmayı esas alan Latin alfabesine tav olmuşuz. Düşünsenize Japonya alfabesine dokunmayaraktan kendi kendine muhafazakâr ve modern iki keskin kutuplaşmaya meydan vermezken biz ise teknolojiden uzak satıh üstü şekli yenilikleri çağdaşlık olarak algılamışız hep. İşte böylesi Uzak doğuda geleneklerine sımsıkıya bağlı Japonlar süper devletlerle boy ölçüşecek seviyeye tırmanırken biz ise tarihi geleneklerimizden ve tarihi kodlarımızdan taviz vermeyi göze alaraktan Avrupa Birliğine girmek için yıllardır Brüksel koridorlarında bekleme salonunda habire çağdaşlaşma kuyruğunda bekleye durmuşuz. Biz çağdaşlaşma kuyruğunda bekleye dururken Japonlarsa kuyruk da beklemeksizin Avrupa’yla boy ölçüşürcesine usul usul sessiz bir şekilde kalkınma reformunu ve hamlesini gerçekleştirmiştir. Eski Türkiye’nin satıh üstü çağdaşlıktan dem vuran zihniyetinde bırakın reform yapmayı nice deha çapında düşünen beyinleri ideolojik kavgalara kurban vermişiz de. Her neyse geçmişte şu veya bu şekilde pek çok kayıplar yaşamız, olan olmuş bikere. Artık o kayıplarımızı telafi edip hep birlikte şimdi cennet vatan güzelim ülkemizi sözde değil özde çağlar üstü çağın en üst seviyelerine sıçratma vaktidir. Yeniden diriliş muştumuz için çağlar üstü hamle yapmaya mecburuz da. Nitekim Nizam-ı âlem ülkümüz Türkiye’yi yeniden şaha kaldırıp ekonomide, kültürde, sanatta, teknolojide dünya ölçeğinde birinci sınıf ülke olmak için kolları sıvamayı gerektirir. Üstelik artık ortada Batının bize vereceği bir şey de kalmadı diyebiliriz. Nede olsa artık ortada gündem belirleyen Türkiye var, o halde bunun bir ileriki aşamasında dünyaya nizam vermek vardır, neden olmasın ki? Atalarımız başarmış, bizde başarabiliriz pekâlâ.
    Evet, satıh üstü batıcılıkla hiçbir yere varılamaz. Batının teknolojisin almak gerekirdi, onu da büyük ölçüde alacağımız kadar aldık zaten. Şimdi artık kendi mili teknolojimizi kurup ihya etmek vaktidir. Ama her nedense içimizde bir takım aklı evveller Batının modası, müziği, yaşam biçimi söz konusu olduğunda dört köşe olurlarken, Batının teknolojisini artık eskisi kadar ithal etmeyip üretmeye kalkıştığımızda pek o kadar dört köşe olamıyorlar. Bu durumu birinci, ikinci ve üçüncü boğaz köprüsüne karşı çıkışlarından hatta ve hatta büyük projelerin önüne geçme çabalarından net bir şekilde görebiliyoruz da. Maalesef içi boş cilalı söylemler, bol geyikli programlar, dokuzuncu senfoni orkestralar ve onuncu yıl marşı çalmak gibi sembolik gösteriler çağdaşlığın ölçüsü olarak sanılmakta. Hâlbuki çağdaşlığın ölçüsü cilalı söylemlerde bulunmak veya marş çalmak değil, asıl çağdaşlığın kriteri söylenen sözün veya çalınan marşın içeriğini doldurabilmek maharetini sergileyebilmektir. O maharetin adı cennet vatan Türkiye’mizin dört bir yanını hızlı tren ağlarıyla örmek, Ferhat gibi dağları delip Ovit gibi Zigana gibi daha nice tüneller açmak, Fatih gibi karadan gemileri yürütüp denizin altından Marmara’yı döşemenin adı maharettir bu. Anlaşılan o ki, lafla peynir gemisi yürümemekte, teknolojide icraat göstermekle varlığımızı ortaya koymak çok mühimdir.
    Çok övündükleri Batı dedikleri dünyanın orta çağına bir bakın bilimi giyotine kurban verdiklerini görürsünüz. Neyse ki Rönesans’la birlikte pozitif dedikleri bilime yönelip teknolojisiyle bu ayıplarını kapayabilmişlerdir. Ancak bu kez makinenin kölesi ruhi bir problemle karşı karşıya kalacaklardır. Oysa biz biliyoruz ki pozitif bilim ancak beş duyunun algı sınırları alanında ancak manevra yapabiliyor, pozitif bilimin ne insan ruhunu doyuracak gücü vardır ne de susuzluğunu giderecek bir manevrası var. Maalesef Rönesans’tan sonra objektif kriterler bilimin konusu olurken sübjektif değerler göz ardı edilmiştir. İşte bunun neticesi olarak ruhu besleyecek manevi ilimlere duyarsızlık batı insanını mekanikleştirmiştir. Dahası mekaniği keşfeden batı vücut tekniklerini keşfedememiştir. Hem nasıl keşfedebilsin ki, Batı bilimi tarif ederken beş duyunun kapsam alanına giren doneleri sadece kriter olarak esas almışlardır. Kelimenin tam anlamıyla metodolojisini parçadan bütüne, bütünden parçaya, ya da analitik ve deneysel gibi metotlar üzerine kurmuşlardır. Elbette ki mekanik alanda analitik ve deneysel metodlara bizimde bir itirazımız olamaz. Ancak insan ruhu ihmal edilip mekanikleştikten sonra bunların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Öyle ki ruhi boşluk insanın insanla olan insani boyutunu güme götürdüğü gibi madde olmazsa olmaz terk edemeyecekleri tutku kaynağı olmuştur. Derken insan faktörü eşya ile aynı kategoride yer almıştır. Artık bundan böyle insan materyalizmin lokomotif parçası konumunda bir pozisyona mahkûm edilir. Yani insan ürettiği ya da tükettiği kadar değer kazanır.
    İnsan hiç kuşkusuz sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Evet, bizim Batıdan ayrıştığımız nokta insan merkezli bakış açısı ortaya koyabilmemizdir. Yani bu demektir ki merkez madde değil insandır. Nitekim insana küçük âlem diyen âlimlerimiz olduğu gibi, büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Bu yüzden faziletten, şefkatten, adaletten mahrum teknoloji anlayışlara bizim dünyamızda asla yer yoktur. Teknolojinin fiziki yönünü görüp, fizik ötesi boyutunu görememek Batının en büyük açmazıdır zaten. Şimdi gel de Doğunun nefesini arama, ya da atom etrafında elektronların hareketlerini seyrederken gel de Mevlana’nın raksını tasavvur etme. İşte asıl marifet bilimin objektif yüzünü görebildiğimiz kadar sübjektif yönünü de görebilmektir. Şüphesiz Batı dünyası gibi bizlerde bilimin fizik ötesi boyutunu görmezden gelip sadece maddi boyutuyla alakadar olsaydık teknoloji ve makinenin çarklarında bizlerde köle olacaktır. Allah korusun böylesi bir durumda ister istemez biz makineye değil makine bize hükmedecekti. Hiç kuşkusuz makineyi üreten insan olmasına insan ama nasıl oluyorsa insan ürettiğinin esiri olabiliyor. Tabii insan aklı mekanikleşince olacağı buydu. Belli ki bir tarafta beyin fırtınası bir uğraş var, diğer tarafta da robotların ve makinenin ürettiği üretim faaliyeti var, ama ne yazık ki her ikisinin de ortak noktası kendilerini tanımlamaktan aciz olmalarıdır. O halde şimdi ruhunu kaybeden Batı insanına sormak gerekir bugüne kadar bir makinenin kendi kendini keşfettiğini gördünüz mü? Elbette, makine denen aygıt bir insan kalbi ve bir insan zihni gibi değil ki kendi içtihadıyla yeni bir şey üretsin ya da ürettiğine ruh katabilsin. Adı üzerinde makine, hangi yazılım yüklenmişse yüklendiği kadarıyla işlev sergiler, bu yüzden makinenin bilgisayar yazılım programı dışında kendiliğinden bir katkı sunmasını beklemek hayal olur.
    Artık insanoğlunun şunu iyi anlaması icab eder; değişmeyen tek şey Allah ve Resulünün hakikatleridir. Kaldı ki eşyanın hakikatine vakıf olmak için sübjektif olana da gönlümüzü açık tutmak gerekir. Aksi halde teknolojiye ruh katıp mana deryasına dalamayız. İnsanlığımızı kaybetmemek için teknolojiye mana katmaya mecburuz da. Hakeza bilginin İslami ruhla beslenmesi gerekir ki tabiatın tevhidi yönünü okuyabilelim. Ah bilim adamları eşyanın maddi dilini anlamaya çalıştıkları kadar bir de manevi dilini anlamaya çalışsalar gerçek anlamda hakiki bilim neymiş işte o zaman fark edeceklerdir. Ah kâinatın Allah’ın Habib’i Muhammed aşkına yaratılmış olduğunu bir idrak ediverseler işte o an uğraş verdikleri maddenin soyut romantizmini de göreceklerdir. Ki, yaratılışın özünde sevgi hamuru vardır. Dolayısıyla etrafımızda ki olan bitenlere sırf bir obje sırf bir nesnel gözle bakamayız, sübjektif yönüyle bakmakta çok önem arz etmektedir. Böyle bir bakış açısı bizi hem teknolojik donanıma eriştirir hem de manevi donanımızla buluşturur. İşte bu ilahi vuslat arzusundan dolayı, ne tevhitten yoksun teknoloji, ne de ilimden yoksun iman anlayışı asla bizim kabulümüz olamaz. Her iki unsurunda aynı potada buluştuğu bir elde Kur’an bir elde bilgi teknolojisi bizim kabulümüzdür. Nitekim kâinatta gerek makro âlem olsun, gerek mikro âlem olsun, gerekse fizik ötesi âlem olsun hepsi Allah’ın (c.c) 'Ol' emri doğrultusunda hareket etmektedir. Bu yüzden kâinatta hiçbir surette tesadüfe yer yoktur, her yaratılan başıboş yaratılmamış, hepsi bir yaratılış gayesi doğrultusunda vazifesini icra etmektedir. Zaten bize düşende bu yaratılış gayesini anlamlandırmak olmalıdır. Zira her kıpırdanış ilahi kudretin iradesiyle cereyan etmektedir.
    İyi ki de İslami bakışı ilke edinmişiz, aksi halde batının düştüğü ruhsuz kısır döngüye pekâlâ bizde düşebilirdik. Dahası modern teknolojik keşiflere fizik ötesi boyut kazandıran bir bakıştır bu. Evet, bizde biliyoruz batı dünyası teknolojik nimetlerden alabildiğine faydalanmakta, ama ruh olmayınca ne işe yarar ki. Gelinen noktada maddede donuklaşma veya mekanikleşmenin ceremesini çekmekteler. Maneviyattan yoksunluk onları maddeye mahkûm etmiştir. Zaten bilimi sekülere edip Hıristiyanlığı günah çıkarma dini olarak telakki ettikleri müddetçe bu düştükleri çukurdan çıkamazlar da.
    Velhasıl-ı kelam; insanlık aklını ve kalbini birleştirdiğinde görülecektir ki bir elde bilgi teknoloji diğer elde Kur’an aydınlık yarınlarımızın teminatı olacaktır.
    Vesselam.
   
    **
    **
    ** Mondros'un ağır şartlarını kanıyla ve canıyla bir çırpıda silip atan Necip Türk Milleti bundan böyle de önüne çıkacak daha nice zor şartların üstesinden gelebilecek güçtedir elbet. Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II. Dünya Savaşları tüm olumsuz şartlarının bize olan etkisi 'yol vergisi', 'ekmek karnesi' ve 'gaz kuyruğu' olarak yansımıştı. Neyse ki Necip Türk Milleti o söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine karşı sandıkta “Yeter artık söz milletindir” fermanıyla iradesini ortaya koydu da bir nebze olsun nefes alabildik. Ama baktılar ki, halkın büyük teveccühüyle seçilen Adnan Menderes'in Başbakanlığında yönetilen Cennet Vatan Türkiye ayağa kalkacak, hemen alelacele içte ve dışta zinde güçler düğmeye basıp 27 Mayıs darbesiyle birlikte idam ederekten bedel ödettireceklerdir. Derken her on yılda bir yapılan darbelerle halkın iradesi kesintiye uğratılıp Türkiye'nin çağ atlama azminin önüne set çekmiş oldular. En son geldiğimiz noktada ise 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimiyle önümüz kesilmeye çalışılsa da bu kez umduklarının tam aksine hevesleri kursaklarında kalakalıp hain darbe girişimi akamete uğratılabilmiştir. Ancak bu demek değildir ki, zinde güçler bu işten vazgeçip bir daha milletimizin yakasına yapışmayacaklardır. Baksanıza hiç de milletimizin yakasından düşecek gibi gözükmüyorlar. Hani atalarımızın “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye söylediği bir söz var ya, aynen öyle de dün olduğu gibi bugün de yine milletimize ince ayar çekme planı peşindelerdir. Hele necip milletimizin 'Yeni Türkiye Yüzyılı'na giden yoldaki heyecanının bir türlü bitip tükenmediğini gördükçe bu kez kültürel kodlarımızla oynayacak kadar da gözü dönmüş halde oyun içinde oyun kurmak peşindelerdir. Tarih bilincinde olanlar çok iyi bilir ki Tanzimat'la başlayan Batı hayranlığı, mankurtluğu içimizi içten içe kemirip kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar açmıştı ki, en nihayetinde Osmanlı'yı hasta yatağına düşürüp çöküşümüze neden olmuştu. Hatta bu dönemle başlayan Batı hayranlığı sevdası halkın kültürel dokusunu tahrip etmekle kalmamış aynı zamanda halkla devlet arasında güven kaybına da yol açmıştı.
    Her neyse olanlar olmuştu bir kere, bugün de halktan kopuk mankurt havariler kirli emellerinin peşinde koşadursunlar, asıl bizim için önemli olan 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı kazandığımız diriliş ruhunu ve kültürel kodlarımızı her şartta ve ahvalde iri ve diri tutma beceresini gösterebilmek çok mühimdir. Şu çok iyi bilinsin ki, Yeni Yüzyıl Türkiye yolunda diriliş ruhumuzdan ve kültürel değerlerimizden taviz vermediğimiz sürece aydınlık yarınlar bizim olacak demektir. İri ve diri olmaya mecburuz da. Çünkü şöyle geriye dönüp baktığımızda dünden bugüne Ölürüm Türkiye'm yolunda nice bedeller ödendi, bunu kâh 27 Mayıs darbesinde, kâh 12 Mart muhtırasında, kâh 12 Eylül darbesinde, kâh 28 Şubat postmodern darbesinde, kâh 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminde hep birlikte görüp yaşadık. Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan insanımız, artık bir daha canı yanmaması için havadan, karadan atılan bomba ve mermilere, hatta üzerine gelen tanklara karşı göğsünü siper ederekten, Yeni Yüzyıl Türkiye Kızılelma'sına ışık yakmış oldu da. Ve en nihayetinde onca yaşanmışlıkların ardından artık millet ve devletin el ele verdiği büyük bir sıçrayışla çağ atlayacak Yeni Yüzyıl Türkiye'nin eşiğine gelmiş olduk. Öyle ki geldiğimiz noktada vesayet odaklarının cirit atamadığı bu kutlu yürüyüş bize Allah Resulü'nün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı da hatırlatmakta. Hele şükür Türkiye'yi artık sırça köşklerde yaşayan Simonlar yönetmiyor, tam aksine bu milletin bağrından çıkmış Anadolu çocukları yönetmekte. Üstüne üstlük Türk tipi Cumhurbaşkanlık modeliyle yönetiliyoruz. Baksanıza Osman Gazi ve Şeyh Edebali ikilisinin Söğüt otağında Osmanlı'nın kuruluş mayasını çalıp akabinde oluşturulan Toy meclisinin kararları doğrultusunda ortaya konulan adil yönetim anlayışının zenginleştirilmiş benzer uygulama örnekleri Yeni Yüzyıl Türkiye'sinde tesis edilmek üzere de. Dün nasıl ki Horasan erenleri, müftüler, müderrisler, kılıç kabzası kuşanan alperenler Söğüt Beyliği'ne sevk edilerekten Türk'ün nabzı Osmanlı Beyliği'nde atıp Nizam-ı âlem olmuşsak, bugün de Yeni Yüzyıl Türkiye koşusunda millet devlet el ele gönül gönüle verip yeniden diriliş hamlesiyle âleme nizam olabiliriz pekâlâ. Nitekim necip milletimizin 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimine karşı tankların altına yataraktan darbe girişimini önleyip akabinde tutulan vatan nöbetleri eşliğinde 7 Ağustos günü Yenikapı'da “Hep Birlikte Türkiye olacağız” fermanıyla Yeni Yüzyıl Türkiye'nin doğuşuna ışık yakması, bu muştuyu doğrulayan bir diriliş ruhudur bu.
    **
    **
    Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)'in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail'in evlendiği Hale'den oğlu Kaydar'a geçer. Ancak, Kaydar bir sene içerisinde yüz kadar kadını nikâhladığı halde hiçbirinden çocuk olmaz. Allah Teâlâ melek vasıtasıyla buyurdu ki: “Ey Kaydar! Eğer nezr edip kurban kesersen bu iş sana bildirilir.” Bunun üzerine Kaydar emrin gereğini yerine getirip çok sayıda koç kurban eder. Kurban mükellefiyetinden maksat hâsıl olunca bu kez gaipten bir nida daha işitir: “Ey Kaydar! Filan ağaç altında uyuyuver, rüyada ne görürsen onu yap.” O da denileni yapıp rüyasında Arap asıllı Gadire Hanım gösterilip onu nikâhına al emri talimatı verilir. Böylece nur Gadire'ye intikal etmiş olur.
    Kaydar bir yolculuğun ardında Kenan iline vardığında Yakup (a.s) ile karşılaşır. Ve o Yüce Peygamber der ki; “Sana müjdeler olsun ki dün gece Gadire oğlunu doğurdu, zira gördüm ki, gök kapıları açılmış. Bu durum alından alına konaklayan Habibin nurun bir alametidir...” Bu sözleri işittikten sonra hanımının yanına vardığında, ilk işi oğlunu kucaklamak olur. Oğlunun adı Haml idi. Haml'de Saide isminde birini nikâh eyler. Derken o nikâhtan Nebt doğar. Ve Habib-i Ekrem (s.a.v)'in nuru Nebt'ten Adnan'a devr olunur.
    Adnan'ın alnından parlayan nuru şerif ise Maad'a geçer, Maad'dan Nizar'a devr olunur. Nizar'dan da Nebevi nur sırasıyla Mudar'a, İlyas'a, Müdrike'ye devr olunur. Derken Müdrike'den de sırasıyla Huzeyme'ye, Huzeyme'den Kinane'ye, Kinane'den Nadr'a geçer.
    Nadr'dan sonra ise nur sırasıyla:
    -- Malik , -- Fihr (Kureyş) , -- Galib , -- Lüeyy , -- Ka'b , -- Mürre , -- Kilab , -- Kusay , -- Abd-i Menaf (Muğire)'e geçerek devrolunur.
    Bu arada Mugire'nin iki oğlu daha olur. Ki; bu oğullardan biri Haşim'dir. Zira Nevfel ve Muttalib Resulullah (s.a.v)'in soy şeceresinde yer alan Haşim oğullarından gelmiştir.
    Haşim herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Hem nasıl sevilmesin ki, bikere her şeyden önce Habibin nuru her daim alnında parlıyordu. Nitekim Rum Kayseri bu parlak yüzden dolayı kızını Haşim'e teklif eder, fakat kabul etmez. Nasip bu ya, bir gün rüyasında kendisine bildirilen Selma Binti Ömer'le evlenmesi emr olununca, onunla nikâh kıyacaktır. Derken, Haşim ticaret maksadıyla Şam'a gidip, akabinde Gazze'de vefat eder etmesine ama sonuçta Selma'dan doğacak olan, yani ilerisinde Nübüvet Nur'un dedesi olacak Abdülmuttalib'i arkasında bırakması böylesi bir ölüme can kurban dersek yeridir. Evet, O; Rasulullah (s.a.v)'in dedesidir. Haşim'in vefatından sonra Mekke halkı Abdülmuttalib’i (asıl adı : Şeybe) şehre reis seçip, Mekke'nin anahtarlarını ona teslim eder de. Sıra teslim sırası ona gelmişti ki, teslim edilecek elbette anahtar değildi, teslim olunacak Habibin nurudur. Nitekim o nur Abdullah'a devr olunur da. O'ndan da malum O nur asıl sahibine devr olunur. Şu da var ki Peygamberimiz (s.a.v) bu dünyadan göç etti etmesine ama o nur'a layık olanların alınlarında kıyamete kadar devam edecektir, buna inancımız tamdır. Sanmayın ki başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye tabii oldukları kaynaklarda bir anda kesiliverdi. Yok, öyle bir şey, tam aksine İmam-ı Gazali Hz.lerinin de beyan buyurduğu veçhiyle “Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır” (Mişkat) şekliyle her devirde Allah Resulü nün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek bu söz konusu kaynak silsilesi hiç tükenmeyecektir. Hatta kıyamet sonrası da tevessül hadisesi mahşer günü ilahi huzurda da apaçık bir şekilde yaşanacaktır. Bakınız, Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ'ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istiğase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika). İşte bu sözlerden de anlaşılan o ki; Allah'ın hazinesi boldur. Öyle ya, peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor, hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed'in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşidi kâmillerin her devirde var oluşları insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ'ya nasıl kul olunacağını, nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek vuslata ermelerine vesile olmak için vardır.
    Vesselam.
                    Medine'den Buhara'ya -- Selim GÜRBÜZER
   
    *** *** *** *** *** ***
    ** Bu Makale , Selim GÜRBÜZER'e ait olup ; Ölürüm Türkiye'm isimli eserinden iktibas edilmişdir.
   
   
   

TelePhone & WhatsApp :

+90 535 390 1972

E-Mail :

altuntopnet@gmail.com

Adress :

BUCA / İZMİR