Abdülhakim ALTUNTOP -- İSLAM ve BİLİM

KUR'AN'DA HERŞEY VAR MI?

   ** KUR'AN'DA HERŞEY VAR MI?
   ** Akla şu sorunun gelmesi normaldir: Her şeye yer veren Kur'ân-ı Kerim'de insanlık için çok mühim olan uçak, tren, elektrik gibi fennî keşiflerin açık olarak anlatılmamasının sebebi nedir?
   Herkesin aklına gelen bu soruyu birkaç açıdan cevaplandırmak mümkündür:
   1-Kur'ân'in Esas Gayesi Açısından: Kur'ân-ı Kerim’in esas gayesi, bize fennî bilgi vermek, geçmiş ve gelecekle ilgili tarihî malûmat sunmak değildir. O, ne bir tarih, ne de coğrafya, fizik, kimya ve keşifler kitabıdır. Bu çeşit kitaplarda bulunan türden bilgileri Kur'ân'da aramak, Kur'ân'ın esas gayesini bilmemekten, onu hakkıyla tanımamaktan ileri gelir.
   Kur'ân her şeyden önce bir din kitabıdır. Yâni, insanlara Allah'ı tanıtan ve O’na karşı olan vazifelerimizi bildiren bir kitap. Esâsen bütün dinler, insan için iki meçhul olan "Yaratan"ı ve "yaratıkların vazifeleri"ni açıklar. İnsanoğlu, Yaratan kimdir, nedir, nasıl bir varlıktır, neler yapmıştır, neler yapmaktadır, yaratmaktan maksadı nedir? Sorularını öğrenmek ve anlamak ister. Yine ister ki, mahlükat nedir, nereden gelmiştir sonu ne, âkıbeti ne olacaktır, bu dünyadaki işi ve vazifesi nedir? Bilsin, anlasın.
   2-İmtihan Sırrı Açısından: Kur'ân-ı Kerim'in teknolojik gelişmelerden, keşiflerden veya geçmiş ve gelecek hâdiselerden, herkesin anlayacağı bir tarzda açık olarak bahsetmeyışinin bir diğer sebebi de, dünyanın "imtihan yeri" olma özelliğinde yatar. Bununla şunu kastediyoruz: İnsanlar, diğer mahlüklar gibi säbit ve değişmez bir kabiliyet üzere yaratılmamıştır. İnsanoğlu yaratılışı itibariyle son derece terakki (yükselme) ve tedenniye (düşme) müsaittir. Mânen ilerleyerek meleklerden üstün olabileceği gibi, rûhen ve ahlâken gerileyerek hayvanlardan çok daha aşağılara düşebelir.
   Eğer semâvi kitaplarda, fenlerden açık olarak bahsetmek ilâhî bir kaide olsaydı, bu durum sözünü ettiğimiz tedrici terakki prensibine ters düşecekti. Her şey hazır verilmiş olacağı için, insanlara gayret gerekmeyecek, bütün insanlar aynı mesajları alacağından, her tarafta aynı seviyede insan cemiyetleri olacaktı. Bu durum ise, insanların tâbi kılındığı terakki prensibine aykırı düşecekti.
   3-Tedricen Terakki (zamanla, yavaş yavaş ilerleme) Açısından: Bilindiği üzere insanlar, terakki kanununa tâbidirler. Bu kanun, çeşitli fen ve âletlerin, zaman içinde, ihtiyaç çerçevesinde ve gayret nispetinde tedricen (yâni kısım kısım) ve sırasıyla ortaya çıkarılmasını gerektirmiştir. Eğer semâvî kitaplarda, fenlerden açık olarak bahsetmek ilâhî bir kaide olsaydı, bu durum sözünü ettiğimiz tedricî terakki prensibine ters düşecekti. Her şey hazır verilmiş olacağı için, insanlara gayret gerekmeyecek, bütün insanlar aynı mesajları alacağından, her taratta aynı seviyede insan cemiyetleri olacaktı. Bu durum ise, insanların tâbi kılındığı terakki prensibine aykırı düşecekti.
   4- İnsanlığın Şerefi Açısından: Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerim'de fenlerden açık olarak söz etmemekle, insanlığa büyük bir şeref ve iftihar payı bırakmıştır. "Arzın halifesi" (yeryüzünde yaşayan canlar üzerinde sultan) ve "mükerrem (şeretli)" sıfatlarıyla anılan insanoğlunun kabiliyetlerini, şahsî gayretiyle geliştirerek, bir kısım fenlere ve keşiflere ulaşması, diğer mahlükata karşı ne büyük şereftir. Amerika'nın keşfinden ilk çalar saate, ilk dünya haritasını yapan Piri Reis'ten kan dolaşımını ortaya çıkaran İbnu’n Nefs'e veyahut elektriği keşfeden Edison'a varıncaya kadar, insanlığa hizmet sunan büyük kâşiflerle (milliyeti ne olursa olsun) iftihar etmeyen ve diğer mahlükata karşı şeref payı hissetmeyen bir insan var mıdır? Bu keşiflerde insana düşen pay son derece az da olsa yine de bir iftihar vesilesidir. Şayet bu keşifler Kur'ân'da açık olarak zikredilmiş olsa idi, sözkonusu şereften mahrum kalınacaktı.
   Ayrıca Kur'ân-ı Kerim'in sadece bir asra değil, kıyâmete kadar bütün asırlara hitabettiğini gözönüne alacak olursak, meselenin nezaketini daha iyi kavrarız.
   İnsanların günlük müşâhedelerine, şahsî tecrübe ve umumî bilgilerine uymayan şeylerden açık bir şekilde bahsedilmiş olması, iki mühim mahzura sebep olurdu:
   İnsanların müşâhedelerine uymayan şeylerden açık bir şekilde bahsedilmiş olsaydı, meselâ Kur'ân, mikroptan haber vererek, içtiğimiz bir bardak suyun içinde milyonlarca küçük hayvancığın varlığından söz etseydi, bu bilgi, mikroskobun keşfinden önceki insanlardan mü'min olanları şaşırtarak hurafelere sürüklerken, inanmayanları da iyice reddemeye ve alay etmeye sevkederdi.
   Birincisi: Kur'ân, mikroptan haber vererek, içtiğimiz bir bardak suyun içinde milyonlarca küçük hayvancığın varlığından söz etseydi, bu bilgi, mikroskobun keşfinden önceki insanlardan mü'min olanları şaşırtarak hurafelere sürüklerken, inanmayanları da iyice reddetmeye ve alay etmeye sevkederdi.
   İkincisi: İnsanların dikkatini lüzumsuz şeylere çekerdi.
   Hz. Peygamber'in gerek Kur'ân-ı Kerîm ve gerekse şahsî haberleriyle, meselâ televizyondan bahisle, insanların bir gün gelip, oturdukları yerden dünyanın öbür tarafında cereyan eden hâdiseleri anında görüp işitebileceklerini söylese idi, ya da, elektrikten bahisle, küçücük bir düğmeye basmakla bütün bir şehrin gece iken gündüze çevrileceğine işaret etse idi, insanlar, hayallerine hoş gelen bu çeşit meselelerin lüzumsuz münâkaşa ve dedikodularıyla meşgûl olurlar, asıl vazifelerini, ihmal ederlerdi. Halbuki dinin gâyesi bu değildir. Onun asıl meselesi Allah'a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini tanzim etmek, maddi ve mânevi terakilerinin yollarını öğretmektir.
   **
   **
   ** ZAFER İLİM ARAŞTIRMA DERGİSİ’NDEN İKTİBAS EDİLDİ.
   **
   **

*** *** ***

*** *** ***

*** ALTUNTOP.NET -- Özbağlı Abdülhakim ALTUNTOP

** ÖNEMLİ KONULAR

TelePhone & WhatsApp :

+905353901972

Adress :

BUCA / İZMİR