“(Şeytan)Dedi ki: ……mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf:7/16-17).
Şeytanın yeminidir bu; insanları hak yoldan uzaklaştırmak için her yolu deneyeceğini, hatta onlara sağ taraflarından dahi yaklaşacağını beyan etmiştir. Şeytan her zaman soldan değil, bazen hak yolun yolcusu gibi gelip kişiyi din adına, Allah adına da sapıklığa sevk edebilir. Bunun örneklerini biz özellikle peygamberlerin yaşantılarında ve geçmişimizde birçok yerde, defalarca gördük. O halde bizlere Allah adına gelen her bir fikir, her bir kişi de tahlile muhtaçtır. Özellikle günümüzde bu hususa daha da fazla dikkat etmek gerekmektedir. Çünkü zaman ahir zamandır ve ilmin yok olduğu, fitnelerin de ziyadesi ile arttığı bir zamandır.
Günümüzde İslâm düşmanı kâfirlerin projelerinden biri de dini, din ile bozmaktır. İslâm adı altında birtakım sapık fikirleri destekleyerek ve özellikle üreterek Müslümanları parçalamak, onların akidelerine şüpheler sokmak ve bizleri farklı fikirler etrafında birbirimize düşman etmek için özellikle sosyal medyada ve bazı değişik çevrelerde yuvalanmışlardır. Sapıkça görüşlerini değişik platformlarda İslâmi ilimlerden uzak kalmış cahil kitlelere servis etmekteler. Cahil halk kitleleri de bu fikirlere rağbet etmekte, gruplar halinde bidat ve hatta küfür içerikli fikirleri İslâm zannederek bu sapık düşünceleri de yaymaktadırlar.
Bu fikirlerin günümüz için en yaygın olanlarından biri de “hadis inkârcılığıdır”. Bu kişiler Peygamberimizi sadece bir postacı gibi göstererek, Kur’an’ın pratik uygulamasını ve açıklamasını kendisinde bulduğumuz peygamber sünnetini reddetmektedirler. Peygamberin söz ve fiillerini, sahabenin Kur’an ve sünneti anlama sabitelerini yok sayan, müctehid ulemanın tahlillerini ve istikra gayretini çöpe atan bu zihniyet, maalesef “Kur’an Müslümanlığı” adı altında bir ekol geliştirmiş, Kur’an’ı hadisler olmadan keyfi bakış açılarına göre yorumlayarak ellerinde adeta bir oyuncak haline dönüştürmüşlerdir. Dört ana mezhebi ve müctehid ulemayı ihtilaf ehli gibi gösterdikleri halde, kendileri onlarca ve hatta yüzlerce farklı fikir grupları etrafında öbeklenmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde beyan edilen “salat(namaz)” emrini dahi anlam olarak farklı farklı yorumladıkları gibi, “namaz” olduğunu kabul edenler dahi içlerinde namazın kılınış biçimindeki farzlarında dahi sekiz-dokuz çeşit farklı anlamlara kapılmışlardır. İslâm’ın diğer emirlerindeki sapkın tevilleri de apayrı bir faciadır.
Bu insanların Kur’an’ı bu şekilde yorumlayarak yaşamaları büyük bir problem olduğu halde, bu anlattıklarımdan daha da büyük bir problem vardır ki o da, bu insanların bidatlerini ve küfre varabilen sapık inançlarını “İslâm” adı altında Müslümanlara da bulaştırma çabalarıdır. Üstelik çoğu kişi bu işi hak zannederek yapmakta ve bu yol ile şeytana hizmet ettiğinin farkında olmamaktadırlar. Onların samimi olması, yaptıkları işi meşru kılmadığı gibi bilakis fikirlerine hizmet ettikleri efendilerinin, fikir babalarının hainlik ve münafıklık sıfatlarından da pay almaktadırlar. Çünkü hocaları şeytandır! Yolları küfrün ve münafıklığın yoludur. İnce hesaplarını görmek, niyetlerini tahlil etmek rabbimiz katında olduğu halde, dilleri münafıkçadır. Bunlar aynı hariciler gibi ayet meallerinin zahirine sarılırlar ve ayetlerin zahirlerini Müslümanlara karşı silah gibi kullanırlar. Meal ezberler, Kur’an’ın bir ayetine karşılık diğer bir ayeti ile karşılık verirler. Mücadelede mahirdirler. İlmi olmayan kişileri kolayca avlarlar ya da en azından aciz bırakabilirler. Bunların tehlikesi, kâfirlerin verdiği tehlikeden daha da büyüktür. Bu gibi kişilere karşı gerek Kur’an’ı Kerim’de, gerek sünnetlerde ve âlimlerin sözlerinde çok şiddetli uyarılar vardır. Kıyamete yakın yalancıların ortaya çıkacağını beyan eden peygamberimiz(sav) bizleri özellikle bu çeşit uygulamalara karşı dikkatli olmaya çağırmıştır.
İmam Şâtıbî (rha) el-Muvâfakât isimli usül kitabında bizleri peygamberimiz(sav)’den şu nakli yaparak uyarır: “Benden sonra ümmetim hakkında üç şeyden korkuyorum! ‘Onlar nedir ya rasûlallah?’dediler. Rasûlullah(sav) şöyle cevap verdi; ‘Onlar hakkında âlimin zellesinden, haksız hükümden ve peşine düşülen hevadan korkuyorum”(1) buyurarak haksız olarak hüküm veren, haddi olmadan ahkâm kesen, Kur’an’ı usülsüzce şahsi yorumlarına alet eden çarpık hüküm sahiplerine işaret etmiştir. Günümüzde bunlardan pek çok vardır. Sünneti kabul eden fakat usülsüzce müctehid gibi davranan haksız hüküm sahipleri konumuz olmadığı için onları bir kenara bırakıyoruz. Fakat yazımıza konu olanları dile getirecek olursak, “sadece Kur’an yeter!” diyen ve sünneti şeriat koymada delil kabul etmeyen bir zümre, sapık anlayışları çerçevesinde birçok haksız hüküm vermekte ve bunu Müslümanlar arasında yayarak dini bozma faaliyetlerini tüm sosyal medya kapsamında ve değişik alanlarda sürdürmektedirler. Bunlardan korkmak gerekir. Bunların dine vereceği zarar oldukça fazladır ve bu hususta sahabeden de bu merkezde birçok rivayetler gelmektedir.
Özellikle Hz.Ömer (ra)’ın şu uyarısı oldukça dikkate değerdir. O şöyle demiştir: “Üç şey dini yıkar; Âlimin zellesi, münafıkın Kur’an ile mücadelesi, saptırıcı devlet başkanları”(2) Kötü niyetli kişilerin Kur’an’ı malzeme yaparak din adına ahkâm kesmesi ve bu yol ile rüşdünü ispat etmiş kadim müctehid ulemanın Kur’an’ın hükümlerinin tamamını dikkate alarak beyan etmiş oldukları hükümleri hiçe saymaları, gerçekten dini hükümlere vurulan darbedir. Tek bir ayeti cımbızlama aradan çekerek onun üzerinden birtakım sonuçlara varmaları ve bunu ısrarla yaymaları dini tahrif etme çabalarından başka bir şey değildir. Meal bilgisinden başka bir şey bilmeyen zavallılar ise bunu kabul etmekte ve cahil cesareti ile İmam Azam(rha), İmam Şafii(rha) vb. mutlak müctehidleri, mezhepte müctehidleri, meselede müctehidleri, tahric ashabı olan ulemayı, tercih erbabı olan fukahayı, her biri bir ilim deryası olan yüzlerce, binlerce ilim ehlini yalanlamakta ve onlar ile gıyabında Kur’an ile mücadele etmektedirler. Yukarıda Hz.Ömer’in yapmış olduğu uyarının aynısı değişik zamanlarda ve değişik ifadeler ile Ebu’d Derdâ(ra), Muaz b. Cebel(ra) ve Hz.Selmân(ra)’dan da yapılmış ve bu konunun üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Çünkü bu usül oldukça tehlikeli ve bütün kötülüklerin temelini oluşturabilecek bir potansiyele sahiptir. Kur’an ile konuşan fakat Kur’an’ın hükmünden başka hükümlere kapı açan usülsüz yorumlar daha ilk anda sahabe içinde dahi Müslümanların başına bela olmuş, onları katleden harici bir zihniyetin usulüdür. Ki onlar sünneti kabul eden bir fırka olduğu halde.
KUR’AN KÖTÜ NİYETLİ KİŞİLERİN ELİNDE DE BÜYÜK BİR GÜÇTÜR
İmam Şâtıbî (rha) bu nakillerin önemine ve tehlikesine binaen özellikle usül kitabında bu konuyu dile getirmiş ve şu tehlikeye dikkat çekmiştir: “Bu sayılan şeyler dini yıkabilecek özelliktedir” diyerek tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmiştir. Ve sözüne şöyle devam eder: ”Kur’an ile mücadele –eğer güçlü ve husumet sahibi biri tarafından yapılıyor ise- en büyük fitnelerden biridir. Çünkü Kur’an gerçekten büyük bir güçtür ve onunla münafık dahi mücadele etse, iddiasını hak şekline dönüştürebilir ve o münafıkın tevili doğrultusunda ona uyanlar çıkabilir. İşte bu yüzden Hâriciler, ümmet hakkında büyük fitne olmuşlar ve birçokları onların fitnesine düşmüştür. Çünkü onlar yanlış iddialarını Kur’an’a dayandırmışlar ve yaptıkları tevilleri akılla desteklemişlerdir” (3)diyerek adeta günümüzü de tarif etmiştir. Günümüzde mealciler, hadis inkârcıları ve ayet ve hadislerin zahirlerini ele alarak müctehid ulemanın hiç çıkarmadığı hükümlere gidenler bu ümmetin belalarıdır. Tekfirci zihniyet, peygamberimizi “Kur’an’ı bizlere ulaştıran sadece bir postacı” olarak gören zihniyet, sadece mealler ile hükme varan mealcilerin zihniyeti hep aynı merkezlidir. Bunların müctehid ulemanın kullandığı “istikra” denilen kapsamlı bakış açısından, tefsir usulü, hadis usulü ve fıkıh usulü gibi kavramlardan haberi bile yoktur. Bunlar “İctihad Nedir? Müctehid Kimdir?” sorularının cevabını bilmeyen kaba zihniyetli, dar bakış açılı, Dunning Kruger Sendromuna yakalanmış, bilmediğini bilmeyen cehli mürekkep kişilerdir. Bilgisizliklerini bilgi zanneden, hasta olduklarının farkına varmayan bir kitledir. Tedavileri de oldukça zordur. Bilgisizlikten doğan cehaleti tedavi etmek, ilim ile gelen cehaleti tedavi etmekten daha kolay ve mümkündür. Çünkü cahil bilmediğini bilir ve bilmediğini bilmeyen kişiye göre daha bilgilidir. Bilmediğini bilmeyen hem bilmez, hem de bilmediğini bilmez, bu sebeple onun için giderilmesi gereken ilk cehalet bilmediğini öğrenmesidir. Bu ise ona bilmediği alanın genişliğini gösterebilmek ile mümkün olabilir. Bu alan ise çok geniş bir bilgiyi gerektirir. Kendi dar bakış açısının ilim ifade etmediğini, eksik kaldığını anlatabilmek ise hem ilim ister, hem de ilimden önce karşıdakinin bunu dinlemeye hazır olmasını gerektirir. Karşıdaki kör ve sağır ise anlatmak ona fayda vermez. Derler ki: “Köre yüzünü, sağıra sözünü süsleme” çünkü o, sen ne yapsan da algılama kapısını kapatmıştır. İşte böyle kimseler yani bilmediğini bilmeyen ve hatta bilmedikleri ile mücadele eden kimseler fikirlerinde kronikleşmeye daha yatkındır. Bilmediğini bilmek, büyük bir ilimdir. Yukarıda beyan ettiğim gruplarda ise bu ilim yoktur.
Kur’an ile konuşan kimseler, ayetler ile konuşsalar da, eğer usül üzere değil iseler, Kur’an’ı doğru bir şekilde kullanmıyorlar ise helak olmuşlardır. Bu hususta bizlere uyarı olarak birçok beyanlar gelmiştir. Rasulullah (sav), bir kavmin Kur'ân konusunda münakaşa ettiğini işitti ve: "Sizden önceki kavimler bununla helâk oldular. Allah'ın Kitabı'nın bir kısmını, bir kısmı ile yalanladılar. Oysa Allah'ın Kitabı, bir kısmı, bir kısmını doğrulasın diye indirildi. Onun bir kısmını, bir kısmı ile yalanlamayın. Ondan bildiğinizi söyleyin, bilmediğinizi de bilene bırakın."(4)diyerek Allah’ın kitabının ehil olmayan ellerde yanlış yollara sürükleyeceğini, ayetlerle de olsa insanı helak edeceğini özellikle vurgulamıştır. Hadisi şerifte beyan edildiği üzere “biliyor isen onunla konuş, bilmiyor isen onu bilenlere bırak” sözü belleklerimize kazınması gereken çok önemli bir hususiyettir. Kur’an’dan hüküm çıkarma noktasında ehliyet sahibi değil isen, o zaman işte o kuran seni zalimlerden bir zalim yapabilir. Bu hususta Allah(cc) kur’an’ı kerim’de: “Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır"(İsrâ: 17/ 82) buyurarak Kur’an’ı malzeme yaparak onu Allah’ın emir buyurduğu diğer rivayetleri, ya da bu hususta râsûlunden gelen sünneti esas almadan kendi keyfi yorumuna göre açıklaması ile insanın sapıklığa düşeceğini, o kur’an vasıtası ile zalim oacağını beyan eder. Peygamber efendimiz(sav) bir hadisi şeriflerinde: “Kim Kur’an’ı kendi reyine göre tefsir ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”(5) buyurarak Kur’an’dan ilmi olmadığı halde hüküm çıkaranlara işaret etmiştir. Hem ehliyetsizce hüküm çıkar, hem de bunu insanlara gidilmesi gereken bir yol gibi göster; sapıklık üzerine sapıklık! Propagandacı bidatçi ile pasif bidatçi aynı sapıklıkta değildir. Bidatini yayan, onu insanlara servis eden zalimin de zalimidir, sapkının da sapkınıdır.
Bu sapıklık sadece bu ümmete mahsus değildir. Önceki ümmetlerde de aynı şeyler olmuştur. Onların başına gelenler bizlere defalarca ibret alınması gereken bir ders niteliğinde anlatıldığı halde, yine de aynı hatalara bu ümmet de düşmüştür. Bu hususta Allah(cc) Kur’an’ı Kerim’de: “İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden o kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler”(Bakara: 2/213) buyurarak şu veya bu sebeple, kitab hakkında anlaşmazlığa düşen insanlardan haber vermiştir. Dikkat edersek iman üzere oldukları halde ve kendilerine bir peygamber gönderildiği halde ve o kitabı kabul ettikleri halde, gerek duygusal sebeplerle, gerekse azgınlıkları sebebi ile ittifak ettikleri kitabın üzerinden farklı farklı yorumlara giderek Müslüman oldukları halde parçalanan ve küfre düşen insanlardan haber verilmektedir. Kitaplar, üzerinde tahrif edilmeye, farklı yorumlara gidilmeye müsait olarak indirilmiştir. Allah(cc) bu yol ile kalbinde eğrilik olanların ortaya çıkmasını, onların bizler için açığa çıkmasını murad etmiştir. Bu hususu Âl’i İmran suresi 7. Ayette görebilmekteyiz: “Kalbinde eğrilik olanların fitne çıkarmak ve onu kendi görüşlerine uydurmak için onun müteşabih olanlarına sarıldığını görürsün” buyrulmaktadır. Ayetlerin hepsi muhkem değildir. Rabbimiz(cc) onları ehliyet sahibi olarak hükme konu edilmesini istemiştir. Elbette her kişi Kur’an’ı Kerim’den kapasitesi kadar faydalanır, bir şeyler anlar, tefsirini okur ve anladıklarını kullanabilir. Fakat ondan hüküm çıkarmak, kanun maddesi oluşturmak, kurallar ortaya koymak, akide ve fıkıh kaidelerini sistemleştirmek ancak ehliyet sahibi, ulu’l elbab denilen ve belli bir ilme sahip olan fâkihlere mahsustur. Bu ilim ise ancak müctehid seviyesine gelmiş olan kişilerde mevcuttur. Acziyet sebebi ile her kişi ondan hüküm çıkaramaz. Aksi halde kur’an cahil kimselerin elinde bir oyuncak haline dönüşür. Hatta kötü niyetli kimseler onu diğerlerine karşı bir silah olarak yönlendirebilir. Ki günümüzde yapılan da bundan başka bir şey değildir. Her sapık fırka kendisine Kur’an’dan ayetler getirmekte ve sapık görüşlerini bu ayetler ile ispatlamaya çalışmaktadır. Mutezile, Mürcie, Haricilik, Şia, Kaderiyye, Cebriyye vb. onlarca ekolleşmiş ehlisünnet dışı fırka hep kur’an ile konuşurlar. Ki hadisi şerifte geçen 73 fırkanın hepsi “ümmeti icabettir” yani peygamberin ümmeti olan ve “ümmeti davet” olmayan kendilerine kitabı ve sünneti delil aldığını söyleyen fırkalardır. Öyle ise problem nerededir?; Problem Kur’an ve sünnetin ehliyetsizce hükme konu edilmesindedir. Bu husus çok önemlidir. Bu sebepten dolayı rüşdünü ispat etmiş, kadim müctehid ulemanın oluşturduğu, ümmetin ezici çoğunluğunun da kendilerine icabet ettiği “ehlisünnet” yolu kurtuluş yoludur. Ehlisünnet olmak ise Kur’an ve sünnetten kendi başına hüküm çıkarmak ile değil, sözünü ettiğim ehlisünnet müctehid ulemasının akide çıkarımlarına tabi olmak ile mümkündür. Hadisleri inkâr edenler ve hatta inkâr etmese de bahsini ettiğim fukahaya tabi olmadan kendi başına hüküm vermeye kalkanlar ehlisünnet değildir.
Bu hususta bir hadisi şerifte Allah Râsûlu(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetimin helâkı, kitab ve süt sebebiyle olacaktır." buyurdu. Sahabe: “- Ya Rasulallah, Kitab ve sütten maksat nedir?” diye sordular. Rasulullah (sav): "Kur'ân'ı öğrenip Allah'ın indirdiği şekilden farklı bir mânâ verirler ve ……..."(6) buyurdu. Hadisi şeriften ve benzer rivayetlerden anlaşıldığı üzere Allah’ın kitabı doğru bir şekilde kullanılmamaya müsaittir. Ondan ilmine uygun bir şekilde hüküm çıkarmamakta mümkündür. Bu mümkün olan şey de kişinin ve hatta ümmetin tamamının helâkına sebep olacak derecede tehlike arz etmektedir. Zararlı olandan kaçmak, faydalı olanı yapmaktan çok çok daha önceliklidir. Müslümanların bu hususa ziyadesi ile özellikle günümüzde önem vermesi öncelikli olarak şarttır.
Rivayetler açıktır. Geçmiş kavimlerde olduğu gibi, daha sahabe zamanında bile ve sonrasında tabiin ve etbaı tabiin döneminde de birçok sapık fırkalar ve fikirler ortaya çıkmışlar. Bunlardan her biri Kur’an ile konuşmuş ve fırkasını delillendirmiştir. Hatta Müslümanların boynunu vuracak, mallarını ve ırzlarını helal görecek ameller içine girmişlerdir. Günümüzde de bir takım insanlar Kur’an ve sünneti delil kabul ettikleri halde, her biri işine yarayan ayeti alarak, kendi görüşleri doğrultusunda kullanmakta, konu ile ilgili diğer ayetleri ve hadisleri bilmemekte ya da görmezden gelmektedir. Çünkü insanlarda nefis vardır, gurur vardır. Yıllarca savunmuş olduğu bir fikrin yanlışlığını anlasa da nasıl olurda onun yanlış olduğunu itiraf edebilir. Çünkü o fikir ile ilgili kavgalar yapmıştır, insanları tekfir etmiştir. Belki de aile düzenlerinin bozulmasına sebep olmuştur. İnsanlarla o fikri reddettikleri için belki de alay etmiştir. Şimdi sen kalk bu konu ile ilgili “-Ben yanılmışım, bu güne kadar söylediklerim yanlışmış, ben bu görüşümden dönüyorum” sözünü kaç tane samimi Müslüman söyler? Peşindeki adamlar ona demez mi; “Sen nasıl böyle bir hataya düştün? Bizi de düşürdün?” diye hesap sormaz mı? Ya da önce beraber hareket ettiği insanlar onu reddedecek ve yalanlayacak ve hatta mürted muamelesine tabi tutacaktır, ya da sapık diyeceklerdir. İşte bu insanlar ehliyet sahibi ulemanın ayetleri nasıl açıkladığını incelemeden, ayetleri birbirine vurarak şimdiye kadar keşfedilmemiş yeni yeni anlamlar ortaya atarak kendilerine özel bir makam tahsis ederler.
Sünnetten hiç haberi olmadan sadece ayetleri dillerine dolayanlar hakkında İmam Ömer İbnu'l-Hattab (ra) şöyle söyler: “--Durum şu ki, bazı insanlar çıkacak, size karşı Kur'ân'ı (değişik şekilde anlaşılabilecek olan) benzer ayetlerini (şubûhâtı) ile mücadele edecekler. O hâlde onların yakasına sünnetlerle sarılın! Çünkü sünnetleri bilenler, Allah'ın kitabı'nı daha iyi bilirler”(7) meselenin içine bir de sünnetler girince mesele daha da geniş bir hal alarak ancak bu ilme sahip olan müçtehid ulemanın bu hususta söz sahibi olduğu sabit olur. Çünkü subuti kat’i olan Kur’an üzerinde bile insanlar bu derece sapıklığa düşebiliyorlarsa, subuti kat’i olmayabilen sünnetin tesbit edilmesi ve ona anlam yüklenmesi, onunla içtihad edilmesi daha da büyük ilimleri gerektirecektir ki, bu ilme sahip kaç kişi vardır? Hadisi rivayet eden kişilerle ilgili çok özel tesbitler gerekir ki, gelen bilgi sahih olsun. Bütün bunların tesbitinden sonra da, o hadisin ne mesajlar verdiğinin tesbiti ayrı bir ilimdir. Sünnetsiz Kur’an yorumu ise tam bir faciadır!
Peygamberimiz(sav) İbn Abbas(ra) için: “Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret”(8) diyerek dua etmiştir. Sahabi olan ibni Abbas(ra) bile kur’an’ı anlama hususunda özel bir duaya ihtiyaç duyuyorsa, demek ki kur’an’dan hüküm çıkarmak bazı özel yetenekleri elde etmek ile mümkündür. Günümüzde bırakın derecelendirilmiş bir ilim tahsilini, okuma bilen her kişi kendisini söz söyleme hususunda yetkili görmekte, din adına ahkâm kesmekte ve hatta geçmiş ulemayı tenkit etmektedir. Zaman ahir zamandır ve ilmin yok olduğu, söz söyleyenlerin çok olduğu, cahillerin Kur’an ayetleri ile savaştığı bir dönemdir. Kur’an ve sünnetin tamamını dikkate alarak hüküm çıkaran usül sahibi müctehid ulema kurtuluş kapımızdır. Bu hükümleri ehliyetli bir şekilde günümüze uyarlayan fetva sahipleri iyi tespit edilmez ise, ehliyetsiz hüküm sahiplerinin peşine takılan cahiller ordusunun neferi olmaktan öteye geçemeyiz!
Dipnotlar:
(1)-(2) İmam Şâtıbî, el-Muvâfakât İz yay. C.3 sh.298.
(3) İmam Şâtıbî, age, C.3. sh.299.
(4) Abdurrezzâk es-San'ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 11, Sh. 269, Hds. 20367.
(5) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 1, Hds. 3121-3122.;İmam Nesâî, es- Sünenu'l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, C. 7, Sh. 404, Hds. 8030-8032.;İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 506, Hds. 21279-21280.
(6) İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2014, C. 14, Sh. 507, Hds. 21283.; Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2007, C. 3, Sh. 501 - 502, Hds. 3183. Ebu Ya'lâ'dan.
(7) Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 121.
( Buhârî, Vudû' 10 ve Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 138'de kısmen; Müsned, I, 266, 314, 328, 335.; Kurtubi, Âl-i İmran 7.
** İbrahim DÖNERTAŞ'a ait olan bu Makale , Ekim 2026 tarihli Misak Dergisi’nden iktibas edildi.
**